Karadenizlinin sevap uğraşı

Nereye gittiklerini sordum, "Mezarlığa" dediler. "daha gençsiniz, biraz daha yaşasaydınız bari" dedim. Ben dalga geçtiklerini zannettim. Sonrasında ne var dedim, "karakol" dediler. Tam şok oldum, "mezarlık", "karakol" dedim ki siz burada mı yaşıyorsu

Karadenizlinin sevap uğraşı

M. Kemal AYÇİÇEK – 13 Haziran 2010 

www.karadenizolay.com (özel)- Yaz, kendini iyice hissettirdi. Artık Yayla zamanıdır Karadeniz bölgesinde. Aklınıza estiğinde vurursunuz kendinizi yaylalara doğru. Bir Pazar günü hava oldukça sıcak ve deniz kesmez, bu hava tam yayla havası dediğim bir gün, öğlenden sonra çıktım yola. Daha önce misafirlerimle yayla turundan dönerken tarif üzerine indiğim bir yol vardı, aklımda çok güzel manzaraları kalmıştı ama gece  geç vakitlerdi. Gündüz gözüyle de aynı manzarayı görmek istemiştim, o isteğimi yerine getirdim.

Yayla yollarında levhalar olmadığından yollarda insan görürseniz sorarsınız gitmek istediğiniz yeri belki yol tarifi alırsınız ama hava sisli ve yollarda da kimseye rastlamazsanız saatlerce yol alırsınız ve vardığınız nokta, istediğiniz yer çıkmaz. Yani yolu şaşırırsınız. Onun için rehberle gezmek güzeldir yaylalarda. Hava da sis, duman olmasa da yine de iyi bilmiyorsanız yayla yollarını yine de kaybolmaktan kurtulamazsınız, hele merkezi yerler dışında farklı yaylalar göreyim derseniz. Anlamışsınızdır, yolu kaybettiğimi artık..

Trabzon’dan çıktıktan sonra önce Çağlayan’dan bildiğim yoldan gideyim dedim ama o önceki yıllarda gece geldiğim yol aklıma geldi. Gece olmasına rağmen manzaralı bir yol olduğunu biliyordum ama yolu çok bozuktu. İnerken bozuk olan yolun bir de yukarıya doğru çıkışını düşünün artık. Yalnızım. Kafama göre zaman zaman duruyor ve fotoğraf çekiyorum, kimsenin “durma”, “geç kaldık”, “kaybolduk”, “zaman geçti”, “ne vardı buralarda”, “başka yer mi yoktu”, “acıktık”, “her çeşmede durmak zorundamısın”, “bir gözedende su içmesen olmaz mı?” , “kaçta döneriz” dediği de yok nasılsa. Ana yoldan ayrılmış, bir hayli yol almıştım ki, yolda yürüyen 3 kişiye denk geldim.  Belli ki yukarılara bir yerlere gidiyorlardı. “sevap kazanalım” dedik, tabi içimizden.

Nereye gittiklerini sordum, “Mezarlığa” dediler. “daha gençsiniz, biraz daha yaşasaydınız bari” dedim. Ben dalga geçtiklerini zannettim. Sonrasında ne var dedim, “karakol” dediler. Tam şok oldum, “mezarlık”, “karakol” dedim ki siz burada mı yaşıyorsunuz ? “Evet” dediler. Desenize “biz yaşamıyoruz” diye dedim, güldüler. “ne yapalım, böyle konmuş buraların adı” dediler. Sonra karşı dağlardaki köyleri sordum, “ne diye o yamaçlarda köyler var ki, ne tarlası, ne bahçesi var, başka köy yerimi yoktu, buraya nasıl yerleşilir “ dedim. “yerleşmediler ki, yerleştirildiler” dediler gençler.  O zaman duraksadım, yıllar öncesinde bu bölgeden insanlar muhacir edilmişlerdi. Yanı Rus işgali yıllarında.. Bizim dedelerde Tokat Erbaa’ya kadar varmışlardı o zaman. “geldik” dediler, adı sonradan değişmiş “Atasu beldesi” olmuş. Tabi kullandıkları isimler, halk arasında kullanılan isimlerdi. Öyle tanındıkları için, yerel yer adlarını söylemişler. Ama burası Galyan vadisi..

Biraz daha yol aldım, güzel bir düzlükten giderken yaşlı bir adam, ufak bir kulübeden fırladı yola, el attı ama yolun sol tarafında. “yolcu değil ama her halde yukarda yaylalara bir emanet gönderecek her halde” diye düşündüm durdum, elindeki bir kap içindeki çilekleri uzattı. “yola gidiyorsun belli, al ağzını ıslatırsın” dedi. Şaşırdım. “kaç lira” dedim, birden gözlerini parlattı, “olur mu öyle şey, ne parası” diye çıkıştı. Bende merak biraz daha depreşti, “neden?” diye kafa yormaya başlamıştım ki, “zamanın varsa, gel bahçesinden sen de topla istersen, hem bağ bahçemizi de görürsün” dedi. Cazip bir teklifti, indim arabadan. Dere kenarında oturan eşine seslendi, “misafirimiz var, hadi çay koyda içelim hanım” diye seslendi. Baktım iş uzayacak, kestim önünü, “zamanım yok, çaya gerek yok” dedim. Bu sefer de “hazır yemekte var istersen, bir lokma ekmeğimizi ye” dedi aynı adam. Ben “teşekkür ettim, zamanım yok” dediysem de ısrar ısrar üstüne. Garip..bahçeye girip çilek topladık biraz daha “yeter” dedim bu kadar.

Hangi köy burası dedim, “Kuşçu” dedi. 78 yaşındaki Dursun Ali Akyüz amca, eşi de 82 yaşındaki Fatma Akyüz. Eşini tanıtırken “Fadime” diyince eşi, “Fatma” diye düzeltti. (Karadeniz’deki tüm Fatma’lara, Fadime denir ve buna da genelde  kızarlar Fatma’lar.) Fatma yenge de eşlik etti çilek toplamaya. Çilek bahçesini Fatma yenge, Almanya’daki kızının verdiği fidelerle oluşturmuş. “her gün toplayıp, yoldan geçenlere veriyoruz, yine de çok var ve çürüyor” diye üzülüyorlar. Fatma yenge, “daha dün bir tencere reçel yaptım, çok var, değerlendiremiyoruz yazık oluyor” diyor. Ardından “sana lahana verelim biraz” dediler ısrarla. Bir büyük poşet buldu ve birlikte lahana ve pazı ve marul topladı Dursun ali amca ile eşi Fatma hanım. Sonra da evlerinin önünde yaptıkları bahçedeki ceviz, armut, elma, erik, kiraz, dut fidanlarını gösterdi Dursun ali amca..

Bu arada Fatma yenge bana bir şey verdi, erik gibi ama daha önce görmediğim bir meyve. Almanya’dan getirmişler bunun da fidanını, “Alaman eriği” dedi. Henüz tam olgunlaşmamış ama bizim can erik tadında bir meyve. “Burada fidan yetiştiriyorum, aşılayıp ihtiyacı olanlara dağıtıyorum.” Diyor. sonra dere kenarına geçiyoruz, tam o sırada derede kırmızı benekli alabalık tutan birini görüyoruz. Elinde tek bir alabalık var ve dere boyu yukarıya doğru bakınarak gidiyor, belli ki balık öbeklerini biliyor. O elindeki tek hakiki alabalığı bize veriyor ve yoluna devam ediyor. Dursun Ali amca, dere yatağının hemen yol kısmına kalan kısmında  derenin bir kısmını taşlarla çevirmiş, üç ayrı yerden ve burada, kum ve çakıl biriktirip, kuran kursuna, okula ve yoksul insanlara dağıtıyor. Kısaca evinin hemen her tarafında “sevap”a yarayan işleri kendine görev edinmiş.

 

“iyi de para alıyormusun bari” diye sordum, “haşaaa” dedi Dursun ali amca, “ben bunları sevap kazanmak için yapıyorum. Eşimle el ele verip, sadece sevaba uğraşıyoruz. Başka bir şey gelmiyor elimizden”.. 18 yıl Almanya’da Augsburg’da man fabrikasında çalışmış Dursun Ali amca..Kış mevsimlerinde Bursa’da çocuklarının yanına gidiyor, sonra da buraya dönüyorlar. Kafalarına göre geziye de gidiyorlar. Belçika, Fransa, Hollanda, KKTC ve Almanya.. “ Allah zayi etmez inşallah” diyip, insanlara bir şeyler yedirmek, verebilmekten başka işleri olmadığını, bunun çok sevap olduğunu söylüyor  ve kendilerini saveba adadıklarını anlatıyor Dursun Ali Akyüz amca..” biz ancak bunu yapabiliyoruz, bir hayır dua bize yeter” diyor.Burada “sevap”ı açmam gerek biraz, toplumun buna fazlasıyla ihtiyaç duyduğu bir devirdeyiz ne de olsa.

“Sevap ne demektir?

Sevap: Yapılan iyi bir iş karşısında Allah tarafından verileceğine inanılan ödüle denir. Dinimize göre yaptığımız her güzel davranışın bir karşılığı vardır. Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için yapılan her güzel iş sevaptır. Allah’a ibadet etmek, ders çalışmak, arkadaşlarımızla iyi geçinmek, insanlara yararlı işler yapmak, anne, baba ve öğretmenlerimizi saygı duymak sevaptır. 

Bu davranışlar niçin sevaptır?

Çünkü bunlar iyi, güzel, faydalı, Allah’ın rızasını kazanmaya sebep olacak ve Allah katında değer ifade eden davranışlardır.”

Yukarı da Dursun Ali amcanın yola fırladığı dediğim kulübe meğer, onların boş zamanlarında oturup, birlikte çay içtikleri yermiş. Eşi Fatma hanımla  62 yıl önce 1948 yılında evlendiklerini  ve 15 çocukları olduğunu ama bunlardan 7’sinin vefat ettiğini, halen 3’ü erkek, 5’i kız 8 çocuklarının bulunduğunu ve hepsinden de övgüyle söz eden Dursun Ali amca, “ama o kadar çocuktan bak yanımızda bir tanesi yok. Sitem değil bu, yani herkes kendi işi gücüyle tabi. Evlatlarımdan çok memnunum, ve hepsini de çok severim. Eşimle de bu zamana kadar bir gün konuşmadığımız olmamıştır” diye ekliyor.  O bunları anlatırken, yanımızdaki Fatma yenge dinliyor, başıyla onaylıyor Dursun ali amcanın anlattıklarını. “hiç mi kavga etmediniz yani?” diyorum, “kavga ederiz tabi ama küsmeyiz, kavga derken de birbirimize bir fiske dokunmayız, sadece sözle birbirine takılırız desek daha doğru” diye ekliyor. Ben artık izin istiyorum, “yine gel, eşini ve çocuklarını da al, onları da getir lütfen” diye uğurluyorlar.

Kendimi, kendi köyümde annemin uğurlamalarından birinde hissettim. Öylesine sıcak ve tam Karadeniz insanını yaşatan bu insanların “ikram” amacı, sevap kazanmak ve “iyi bir iş yapmış olmak” adına bir iz bırakmak. Yol çok işlek olmasa da yayla yolu nihayet. Esiroğlu’ndan 14 kilometre içerde sadece. Yol aslında Çataltepe şehitliğinin ana yolu. Yol bozuk evet, ama yüküm olmadığından rahatlıkla çıkabiliyorum. Ormandan çıkmak üzere ve artık ormansız alanlara ulaşmak üzereyim ki nefis zifin ve kumar çiçekleri ile süslü bir yaylaya geliyorum. Her tarafta yol var ve bu yollardan istediğin yere ulaşmakta zorlanabiliyorsun. Zaman zaman bende yolları şaşırmadım değil ama havanın açık olması benim işimi kolaylaştırdı. Karşı dağdan bir öbürüne bakıyor, tanıdığım yerleri görünce yolu rahatlıkla bulabiliyorum.

Bir haylı gitmiştim ki kar kürtüklerine denk geliyorum. Yolun her iki yakasında da kar kürtükleri var. Ve yukarda da Çataltepe şehitliği. Çataltepe şehitliğine yıllar öncesinde o yörede evi ve dükkanı olan biri ile çıkmıştık. O zamanlar sadece kayalıklar vardı. Amacı, burasının “abidesi de olan bir şehitlik” olmasıydı. Sanırım bu TSK’nın ilgisi ile gerçekleştirilmiş ve mezarlar ortaya çıkarılmış, o mezarlıklar tel örgülerle çevrilmiş ve belli bir düzene sokulmuş. Hatta abdestlik ve tuvaletler bile konmuş, mezarların kenarındaki sandalyelere kadar her şey, şehitlerimize layık bir düzenlemeye ulaşmış.Çok mutlu oldum.. 17 Temmuz 1916’da Rus işgali sırasında Çataltepe mevkiinde şehit düşen insanlarımız için birer Fatiha okuyorum. Her yıl bu tarihte burada şehitleri anma günü düzenleniyor ve çevrede ne kadar yayla varsa, bu Çataltepe Şehitlerini anma gününde burada buluşuyorlar.
Trabzon’un Maçka İlçesi Atasu Beldesi ile Yomra İlçesi Oymalıtepe Beldesi sınırlarına yakın olan Çataltepe Şehitliği’nden görüntü için Video linkine tıklayınız; 

Haritalara baktığınızda yaylaların arasında mesafe yokmuş gibi gözükebilir ama o araçla yol bağlantılarında gidilince çok yakınmış gibi olan mesafeler uzadıkça uzuyor. Çataltepe şehitliğinden geçmişteki ünü ile anılan Santa Harabelerini de görmek istiyoruz. Gün akşam olmak üzere ve hava kararmaya başlıyor. Fakat, yolların aşırı bozuk olması ve baya bir uzun sürmesine aldırmadan iniyorum o harabelere. Bu yol üzerinde Yeniyayla var, burada bir meteor gölü, halkın dilinde  (Dipsiz kuyu) olarak biliniyor. Bu kuyunun çevresinde herhangi bir korunak yok. düşen kurtulamıyor kısaca ama her hangi bir tedbir de alınmış değil, ürkütücü aslında tabi.  Yaylanın manzarası büyülüyor. Santa’ya indiğimde Dumanlıköyü’nde önceki gelişimde yeni yapılar pek yoktu, tamamen ıssız bir yerdi buralar ama son yıllarda bazı yeni binalar dikkatimi çekiyor. Ne olursa olsun buranın Karadeniz yayla Turizmine kazandırılmasının çok büyük önemi var. Yani yol yapım çalışmaları var gerçi, buradan doğruca Taşköprü’ye çıkılabiliyor.

Santa harabeleri’nin talihsizliği Karadeniz dağlarının kuzey yamaçlarında olmasına karşın Gümüşhane ilimize bağlı olması sanırım orada görev yapan insanların buraya ulaşmasının fiziki koşullarından kaynaklanan bir doğal ilgisizlik olabiliyor. Hani “gözden uzak olan, gönülden de uzak olur” misali..Gerçi Gümüşhane’de bugüne kadar görev yapan tüm valilerimizin iyi niyetli çabalarını göz ardı etmiyorum ama özellikle Santa Harabeleri konusunda Trabzon Valiliği ile çok yakın bir işbirliği yapılarak bu harika yerler, yerli ve yabancı turizme kazandırılabilir. Gümüşhane’nin Yağmurdere bucağı sınırları içerisinde olan ve merkez ilçeye 90 kilometre, Trabzon’un Arsin ilçesi Yanbolu sahiline 42 kilometre  mesafedeki Yerleşimin 17. yüzyılda kurulduğu sanılıyor.. Santa yerleşimi 7 mahalle, yani  Zurnacılı (Dumanlı köyü merkez),Piştoflu, Çakallı, Terzili, Pinatlı, Cinganlı ve İşhanı’ndan oluşuyor. Her mahallenin ayrı bir özelliği var tabi. Santa’dan söz etmişken harabelerin definecilerce çekici bir yer olduğunu sanırım anlatmaya gerek yok, hem zaten fresklerin tahrip olduğu, duvarların delik deşik edildiğine bakıldığında bir çok kişinin buralarda özel çaba(!) harcadığını görürsünüz. Kuş uçmaz kervan geçmezse de bu tarz yerlerin genelde kaderi, maalesef böylesi durumlar olabiliyor.

Çataltepe’den geldiğim yoldan geri dönüyorum.  Akşam karanlığı çökmüş artık ama buraya hem Arsin’den, hem Yomra’dan, Maçka’dan, Esiroğlu ve Çağlayan’dan  ve hemen her vadiden ulaşılabiliyor. Ama niyetim, güya bildiğim Çağlayan yolundan inmek. Gidiyorum, dedimya güya bildiğim bir yol, git git bitmiyor. Bakıyorum, belki tanıdık yerler olur belki bir yer hatırlarım diye ama yok, h,ç tanımadığım yerlerden iniyorum. Yolda durup, Çağlayan’a nasıl inerim diye sordum, onlarda herhalde yabancı olacaklar ki “çağlı”yı tarif ettiler. Bende “çağlayandır” dedim devam ettim ama gerçekten “çağlı” diye bir yere geldim. 

Tepede bir yer, köy mü yayla mı anlayamadım. Devam ettim, işlek olan yoldan ama hala tanıdık bir yere ulaşamadım. Aşağıda bir hayli ışık gördüm, şehre yaklaşıyorum sandım ama virajlı yollardan döne döne artık yoruldum. Biraz daha yol aldım, levhalar gözükmeye başladı ama yön levhalarında da Yomra bir tarafa Çağlayan diğer tarafa gösteriyor. Yomra’dan değil güya Çağlayan’dan ineceğim için habire o levhaları izledim. Evet Çağlayan’a indim ama meğer, benim bildiğim yerin başka bir yönünden, yani yolun uzun kısmından inmişim. Yazıya başlarken söylemiştim, bu yaylalarda rehbersiz dolaşmak her babayiğidin harcı değil yani. Bildim sandığım yerlerde bile kaybolmuşum da haberim yol bittikten sonra oluyor. Eve gelince o kırmızı benekli alabalığı yiyince tüm yorgunluğum gitti tabi. Kalın sağlıcakla.

    

        

Güncelleme Tarihi: 25 Ekim 2018, 00:30
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER