Alimlerle Amirler devri

 M.Kemal AYÇİÇEK - 30 Ekim 2007 Salı  
 
Kılıçlar çekildi.” Sözün bittiği” yer dendi. Tüm illerimizde toplu gösteriler de adeta “biz sizden kalabalıktık” yarışına girildi, birinci, ikinci, hatta üçüncü “Teröre lanet” mitingleri numaralanır hale getirildi.
Okullar boşaltılıp, sokaklarda toplumun sesi yükseltildi. “Milli duruş” dendi kimi yerlerde, biraz ferdiciler de tek başlarına silahlarıyla meydan okudu Terör’e, lanet etti kendi yetisince!. Vatana bağlılığını gösterdi!
Cumhuriyet’in kuruluşunun  84.yılını kutlarken, adeta bu “Teröre lanet mitingleri” bayram için bulunmaz birer provalarımız oldu.
Elbette bu vatanın birliği ve dirliği için canını feda eden gençlerimizin şehadetiydi sebep ama kimileri bu şehitlerimizin kanı üzerinden sanki siyasi rant elde edecekmiş havasına girdi! 
Olayı o boyutlara taşıyarak, kimi olumsuz davranışlarla bu büyük millete katkı sunayım derken, güvenlik güçlerimizi zor durumlarla karşı karşıya bıraktı.
Bir kısım taşan öfke, bir takım işyerlerine saldırmalarla, bu ülkede seçimlere girmiş bir siyasal partinin teşkilatlarına, bürolarına  saldırılara vardırdı işi. Ne diye, “Teröre lanet” adına bunlar yapılırken, lanetlediği  terörün oyununa gelme durumuna düşüldü! 
Basın sektöründe konuşlanmış deneyimsiz ve heyecanlı gençlerimizin ürettiği haberlerle neredeyse bir anda sadece Kuzey Irak’a değil de, Irak’ın tamamına göz dikmiş bir ülkenin çocukları halini aldık.
Dünya, bizi öyle algılarken, diplomatik ataklarla içerdeki bu sorumsuz yayıncılığın yaydığı endişeyi, Cumhurbaşkanımız, Başbakanımız, Diş işleri Bakanımız, TBMM Meclis başkanımız, Genel Kurmay başkanımız müteaddit açıklamalarıyla giderme  yoluna gitti.
Evet, sorumsuz yayın anlayışı, özgürlüklerin sınırsızlığı gibi algılandı ve öyle de her akla gelen ilk akla geldiği şekliyle yazıya, görüntüye ve habere dönüştürülünce de buna önlem olarak Hükümet, RTÜK’e başvurmak zorunda kaldı. Kısa bir süre yasak uygulandı ve imdada da Danıştay yetişti de “sansür” den ülkemizi kurtarmış oldu!
Koskoca bir devlet, kuruluşunun 84.yıldönümünde bir büyük bayramı yapacakken, terör örgütü PKK, bu bayramımızı bize zehir etti.
Elbette koca devlet, terör örgütünün üstesinden öyle yada böyle, er veya geç gelecektir, bunu onların yanına kar bırakmayacaktır. Buna adımız gibi inanabiliriz ama Devlet’in duygusallıkla işi olmaz. Türkiye Cumhuriyeti, böylesi bir bahaneyi  hele karşısında bin bir belaya saplanmış daha ne olduğunu bile bilmeyen bir bölgeye veya Devlete karşı  bir fırsatçılığa dönüştürüp, bundan yararlanma, menfaat umma yoluna girmez! 
Türkiye Cumhuriyeti’ni kabile Devleti ile kıyaslama yanlışlığına düşenlerimiz var, onlarla kıyaslayanlarımız ve “hemen şimdi” naralarıyla, bir an önce TBMM’den Hükümete verilmiş Tezkere’yi anında kullanıma sunalım diyenler var. Hararetle bu işin siyasetini yapanların hissiyatlarına yenildiklerinin farkında olmadıkları acılarının büyüklüğünden olabilir ama bunu  devletimize reva görmemeliler. Aşiret devleti miyiz?
Biz bu ülkeyi yönetecek insanları seçtik ve TBMM’ye gönderdik. Onlar, bizim hissiyatımızın tercümanları olarak zaten yatmadan, uyumadan, yorulmadan taleplerimizi yerine getirecek adımları atıyorlar, atacaklar. Bizim, güven içinde onlara destek vermemiz gerekir. Öfkemizi, heyecanımızı, kararlılığımızı itidalden ayrılmadan  kontrol altında tutmalıyız. Bu işi çözmesi gerekenler, Alimlerle Amirlerdir çünkü.
Tarihten her birimizin dersler alması gerekir. Tarihte ülkemiz, bu tür meşakkatlerin üstesinden gelmeyi başarmıştır, bugün de yarın da tüm sorunların üstesinden de gelebilecek kabiliyet ve güçtedir. Yeter ki, bizim ülkemize, birliğimize ve dirliğimize inancımız tam olsun. Gerisi teferruattır bizim için.
Bakın size bir  menkibe sunuyorum;
21 Haziran 1977  Salı günü, CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit’in Hükümet kabinesini açıkladığı gün ki bir takvim yaprağından,
“ Alimlerle amirler
Meşhur İslam Hukukçusu Übey oğlu Kab ile halife Hz. Ömer arasında bir dava vardı. 
Kab, zamanın kadısı zeyd oğlu Sabit’e, müracaatla Hz. Ömer’den (R.A) davacı olduğunu bildirdi.
Bunun üzerine kadı, Hz. Ömer’e “hakkında şikayet var, Kur’an namına seni mahkemeye çağırıyorum” hitabında bulundu.
Hz. Ömer, davetiyeyi alınca mahkemeye geldi.
Kadı: “ Ya emire’l-mü’minin! Buyurun şu yakınıma gelin” dedi. Bu söze kızan Hz. Ömer: “Bana yakınında yer gösterişini iltimas olarak kabul ediyorum. Kur’an namına hükmeden hakimin vazifesi, halifeye hürmet değil, Kur’an’ın emrine riayettir. Kur’an’ın emri ise kişiler arasında asla fark olmadığıdır. Sen ise beni davacının yanına değil, kendi yanına çağırıyorsun. Bu ne hal?”  diyerek şu hadisi şerifi okudu:
“insanlarda iki sınıf vardır ki, onlar iyi olursa insanlar iyi, onlar kötü olursa insanlarda kötü olur. Onlar ise Alimlerle amirlerdir.”
Cumhuriyetimizin 84. yıldönümünü kutlarken, her birerinizin bayramlarını kutluyor, cumhuriyetimizin öyle birinci cumhuriyetçi veya ikinci cumhuriyetçilerinin olmadığının, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilel ebed var olacağının bilinciyle, nice bayramlara birlik ve bütünlüğümüzü koruyarak girebileceğimizi ümid ediyorum. Kalın sağlıcakla.
Not : Bu yazım aynı zamanda www.kuzeyhaber.com , www.hizmetgazete.com ve Hizmet Gazetesi’nde yayınlanmaktadır.(mka) 

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Üye değilseniz hemen üye olun veya giriş yapın.