Sığırların memeleri kurumuş!

Borçka Barajını seyrederek çıkıyoruz virajları, barajın Murgul yakasına giren kolunu soruyor annem, “Baraj, burada kol mu vermiş” diye, anlatıyoruz. Zaten çok fazla gitmeden de Artvin’de Çoruh nehri üzerin deki Deriner Barajına ulaşıyoruz. Yaşlılığın olumsuz etkisi nedeniyle her durduğumuz yerde babamın emaneti bizimle araçtan inemiyor ama ne yaptığımızı izliyor. Nereye fotoğraf çeksek ayrıntısını sorguluyor

Sığırların memeleri kurumuş!

Sığırların memeleri kurumuş!

M. Kemal AYÇİÇEK – Ekim 2018

Sonbahar ortalarındayız. Doğu Karadeniz’de Trabzon’dan yola çıktığımız da öğlen vakitleriydi. Yola çıkmak için önceden bir hazırlığımız yok, nasılsa yol bizim yolcular bizimdi. Çok rahat davranıyordum ama nereye gittiğimizi, birlikte gittiklerimize söylememiştim!

Babamla da zaten sık sık tartıştığımız konuların başın da bu haber vermeyişim gelirdi. “Ne demek sürpriz, olmasa ne olur, yapma şunu!” derdi rahmetli ya, ben de tamam der ama yine de bu huyumdan vaz geçemezdim. Kısaca babam sevmezdi bu tarz habersiz gitmeleri. Hem bu haber verme meselesi ne zaman türedi? Var mıydı, eskiler de böyle gidilecek yere önceden haber vermeler? Yoktu bildiğim kadarıyla ama son devrin cıvık aletleri, yani teknolojinin gelişimi ve ortaya çıkan aletler, bize onlara göre yaşamı dayatma sürecine girildi.
artvin

İlk önce telsizlerle “brek, brek” dendi, ardından telefonlar, ardından cep telefonlar ardından akıllı telefonlar derken bu aletlerin esiri olarak onlar var diye gitmemiz gereken yerleri ihmal eder olduk. “Nasılsa konuştuk, gitmeye ne gerek var”lar dan, “çok mu özledin, al sana görüntülü konuşlar”la kırılan heveslere kadar, o aletlere çok itibar eder olduk. Oysa, ses ve görüntü, doğrudan görüşmeleri öteleyen kullanım mantığını keşke tersine çevirebilseydik. İşte benim tarzım, tüm o ses, mes, görüntü mörüntü aygıtlarına inat, gitmek istediğim yere gitmek istediğim zaman da varmanın daha insani olduğuna ayarlı, dolaylı değil doğrudan yaşamdan yanayım kısaca.

Yolda giderken babamın emaneti, çevreyi öyle bir süzüyor ki, Dünya’nın en bildik üniversitelerinden mezun olan prof, mroflar, onun yanın da vız kalır diyeyim siz anlayın, o derece zekası ile bir gördüğünü yıllar sonra bile sizinle iddiasına tartışır ve kazanır cinsten biri. Tüm tartışmalar da hafızasıyla hep galip gelmiş biri, o, bu yazı da babamın emaneti. Hiç umulmadık bir zaman da kaybettiğimiz muhterem pederimin yadigârı, o bir bilge kadın!

Arhavi’den iki kilo taze mezgit ve iki tane de Palamut balığı aldık. Yolda belki mangal yaparız diye düşünmüştüm ama bunu Borçka’da kestane arayıp bulmadıktan sonra köprüden geçerken dile getirdim. Ardahan yolundayız. Artık gideceğimiz yeri belli edince onca zaman yemeden yol alamazdık diye düşündüm ama yok babamın emaneti, torununa gitme hevesinden ,”uşağım olmadan yemek yemem, gider orada hep birlikte yeriz” dedi kesti attı!

Hava şartları mükemmel, tam seyahat havası. Aslında benim planım annem ve kardeşimle bu sefer Gürcistan’a, yani Batum’a geçip oradan Aktaş sınır kapısından Çıldır’a girip, oradan Ardahan’a varmaktı. Bu düşüncemi, Arhavi’ye kadar sakladım ama orada kardeşim müco, araçtaki eşyaları bahane ederek, “gümrük kapılarında belki sıkıntı yaşarız, maceraya gerek yok, biz bu işi, dönüşe bırakalım” deyince bende ona katıldım ve fikrim değişti. Aslında kolay kolay fikir değiştirmem ama annemin yaşlılığını da dikkate alınca, farklı bir ülkeye girip, çıkış derken kapılarda kuyruk ya da bekleyişleri öngöremeyince de burada farklı davrandım. Ha dönüşte o plan nasip olmadı!


Sonbahar güzellikleri arasında Hopa’dan Artvin’e dönüp, bir de Cankurtaran Tüneli’nden geçince, çevredeki kestanelikler dikkatini çekiyor babamın emanetinin. “Ne çok kestane var buralar da “diyor, bunu söyleyince torununa kestane götürmek istediğini anlıyorum. Demirciler de bir ağaç ham sofrayı 200 lira diyen bayan market sahibi, yerli kestanenin henüz toplanmadığını söylemesine rağmen Borçka’da şehre girip özellikle kestane arıyoruz ama yok gerçekten de kestane bulamıyoruz. Oysa Kemalpaşa’da yerli kestane vardı aslında ama oraya uğramamıştık!

Borçka Barajını seyrederek çıkıyoruz virajları, barajın Murgul yakasına giren kolunu soruyor annem, “Baraj, burada kol mu vermiş” diye, anlatıyoruz. Zaten çok fazla gitmeden de Artvin’de Çoruh nehri üzerin deki Deriner Barajına ulaşıyoruz. Yaşlılığın olumsuz etkisi nedeniyle her durduğumuz yerde babamın emaneti bizimle araçtan inemiyor ama ne yaptığımızı izliyor. Nereye fotoğraf çeksek ayrıntısını sorguluyor. Bu da bize çektiğimiz fotoğrafların hikayesini “bana anlatın” demek oluyor. Anlatıyoruz.

Deriner barajını bitirip Şavşat’a doğru yönelince, “Şavşak mı?” diyor. Şavşat’ı ona bir doğru dürüst söyletemedik, o hep kendi kafasına yazdığı gibi söylüyor! Şavşat’ı sadece şimdi Ardahan gidişlerimiz de değil daha önceden biliyor. Bizim köyün cami imamı Şavşat’tanmış ve annesi, annemin de arkadaşı olunca ona sürekli kendi yerlerinden söz edermiş, o nedenle de annem daha gitmeden Şavşat hakkın da zaten bir ansiklopedik bilgiye sahipti. Şavşat’a yetişen mısırlardan patateslere, fasulyelere, kabaklara hatta salatalıklara varıncaya kadar hem de Şavşat’ın florasına hakimdi.


Şavşat’ın hemen Ardahan çıkışındaki Armutlu mahallesindeki parkta mola veriyoruz. Belediye, burada harika bir iş çıkarmış ve Armutlu mahallesi, Şavşat’ın neredeyse yeşil bahçesi, piknik alanı oluvermiş. Gerçi Şavşat dediğiniz de durmalısınız, öyle sıradan bir Artvin ilçesi değil burası, yaşlılar için özel Naime Yılmaz Yaşlılar Yaşam merkezi evlerinin bulunduğu, ülkemizdeki tüm belediyelere örnek olacak yaşam alanlarına saygılı bir ilçe. Yavuzköy yamaçlarında, D010 karayolunun hemen yanı başında o tesisler, gören her yaşlı insanın gözdesi yani. Bir manzarası var, insan gördükçe şükrediyor. O derece ferah ve rahatlatan bir atmosfer! Şavşat seyir tepesi de zaten burada yer alıyor.

Şavşat ve Ardahan arasında olmak Türkiye’nin en tabi, en doğal et bölgesindesiniz demek! Nitekim yol üzerin de bu tarz tesisleri de görüyorsunuz. Babacan et mangal, Şavet, Şavşat evi restoran, sahara, Black forest hotel& sipa, buradan az aşağıda da Şavşat Karagöl yol ayrımı ama pek belirgin değil, sola dönen bir yol var, oradan gidiliyor. Şavşat laşet, sahara yaylası, kocabeyköyü kışlası, girişi ücretli Lelvant piknik alanı burada yer alıyor. Dağı tırmanınca da Koca bey köyü yaylasını görüyorsunuz. Burada 2 bin 460 rakımlı Çam geçidinden zaten Ardahan’ı görebiliyorsunuz. Bir ovanın için de kurulu bir saklı cennet gibi bir kent işte! Koskoca Kura nehrinin doğduğu kent, Ardahan!

Ardahan görününce annem, “anan gurban” diyor kendi kendine, sonra da bu yol, köprü, barajlar için de Devlet’e duacı oluyor. Bunca “gıyamete güç yeter mi?” diye ekleyip, Devlet’i yönetenlere şükran ifadelerinde bulunuyor. Ben onu anlıyorum, o ki “tursili çıkarana öyle dua etmişim ki, gavursa Müslüman olsun yarabbi” diye, geçmiş yaşamları ile günümüz kıyaslayınca annem sürekli bu tekrarlarda artık, ara sıra da “biz erken doğduk, keşke biraz daha genç olabilseydik” diyerek, bugünün şartlarının geçmişten çok daha iyi olduğuna vurgu yapıyor.

Tam yedi saatlik yoldayız ve artık yolun sonuna geldik sayılır, tepeden görünen Ardahan’da ışıklar yanmış ama 20 kilometremiz vardı, akşam olmak üzere ve artık sığırların da eve dönme vakti. Tam Sulakyurt’a geldik ki yol kesilmiş, yolu kesen koca cüsseli sığırlar. Bir kervan ki, sonu gözükmüyor! Allah, öylesine bir nimet vermiş ki Sulakyurt’a, araçta yol verme beklemesinden bıkmadan seyrine doyum olmayan bir büyük nimet! Bizim kara mal dediğimiz bildiğimiz yerli cinsten değildi bu hayvanların hepsi de iri, heybetli hayvanlardı. Ağır adımlarla sanki bir kervan gibi sıraya dizilmiş ve aynı eda ile çok ağır, o bedenlerin taşınmasının ağır ve zor olduğunu anlatır tarzda ilerliyorlardı ama onların yoldan karşıya geçmesini beklemek baya bir zaman alırdı. İşte orada bizim bilge, “Sığırların memeleri kurumuş” dedi.

Bilge demiştik ya hayvan halinden haliyle anlayan biri, Mayıs aylarında doğuran sığırların artık memelerinin boşaldığı zamanmış, yani şimdi süt vermek için değil de sadece yaşama tutunmak için otlama zamanında olduklarını bu nedenle de memelerinin kuruduğunu söylüyor. “Mayıs ayında doğurmuş hayvanlar, şimdi meme tutma zamanındadır.” Yani yeni gebelik dönemi ve yenibahara yine bol süt verme zamanıdır. “Maşallah, maşallah, maşallah” bir dedi, iki dedi beş dedi on beş dedi, sever hayvanları, o nedenle “göz” denilen illete de inanır, o nedenle sürekli hayvanlara “Maşallah” diyerek, göz ve nazardan hayvanların korunmasına katkı sağladığına inanıyor.

Babaanne ya ikinci kez geliyor Ardahan’a ama bu eve ilk kez geliyoruz. O, palamutlar buzluğa atıldı, biz iki kilo mezgitle o akşam güzel bir yemek yedik hep birlikte tabi, torun mutlu, misafirleri mutlu annesi herkesten mutlu. Yeni tutulan evi daha erken gelip tertemiz hale getirmiş, oğlunun huyunu, suyunu bilir neyi nasıl sevdiğini bildiği için oğlunun gönlüne göre bir temizliği yapmış, her yeri piri pak etmiş! Yo gerçekten öyle idi, yani eşim olduğundan değil huyu öyle onun, temizlemek onun işi, haddinden de fazla tertemiz eder etrafı!
 

Güncelleme Tarihi: 14 Aralık 2018, 16:35
YORUM EKLE
YORUMLAR
Akın çelik
Akın çelik - 1 ay Önce

Dayı çok güzel bir gezi ve yazı olmuş gerçekten keyifle okudum