Yanbolu'da sinor paylaşımı hikayesi

Bizum dedeler biraz daha uyusa demek haruksalılar bizum köyi da sinorlarına katacaktiler, ne uyanukluk değil mi?sabah namazindan sonra bizumkiler derenin kıyısına varmışki, haruksaliler karşida..

Yanbolu'da sinor paylaşımı hikayesi

 M. Kemal AYÇİÇEK – 5 Temmuz 2009

 www.karadenizolay.com (Özel)-Bir Pazar günü karadeniz sahil yolundan giderken  kahverengi  “Santa Harabeleri” diye yazılı tabelayı görünce yanbolu köprüsünden girdim o yola. Yol dediysem elbette sahil yolu gibi bir yol beklentim yok ama en azından normal bir köy yolu da olsa sadece stabilize veya toprak olur ama “yol” olurdu. Burası ne öyle bir turizm yolu ne bir belde yolu ne yayla yolu veya ne de köy yolu olduğuna karar veremedim.  Her türlüsü var, sanki yollardan bir kokteyl yapılmış gibi ama bir şantiye yolunu andırıyor.
 Kılıçlı köyünün yeni ve genç muhtarı  Ali Kemal Boz, “yolu da yaz” diyen köylülerine  “sıkıntı olur arkadaşa, yük etmeyelim”  diye yol konusundaki sıkıntılarını dillemekten çekiniyorlar. Yanbolu deresi, aslında Trabzon’un Arsin ilçesine bağlı ama dereboyu yukarıya doğru çıktığınızda aynı dere, hem Araklı, hem Arsin ve hem de Yomra’nın hatta daha da gidilirse Gümüşhane’nin Yağmurdere beldesinin de sınırlarına giriyor. Belki de bu yüzden dir, yolun garip ve sahipsiz oluşu. Hangi ilçenin mülki amirine şikayet edeceksin bu yolu, her birinin sorumluluk alanları birbirine girmiş durumda. Örneğin Yomra’nın Maden ve Kılıçlı köyleri, Arsin’in önceleri Başdurak olan ama belediye olunca Atayurt adını alan eski adıyla meşhur Mesohor’u, Araklı’nın Taşönü, Karatepe  ve Çankaya beldesinin yine bu vadide olması, belki buraya hizmetin götürülememesindeki bürokratik  bir handikaptan kaynaklanıyor.
 Yani Yanbolu  vadisine bir hizmet yapılacaksa öncelikle Trabzon valisinin bu durumu bilmesi ve Yomra, Arsin ve Araklı kaymakamlarını bu vadide ortak hareket etmeleri konusunda özel dikkatlerini çekmesi gerekir ki, o vadide oturan insanların yüzü gülsün. Yoksa, her bir ilçe kendi sınırları içinde hizmet götürmeye kalkarsa böyle bir vadide de doğal olarak “yol kokteyli” gibi bir görüntüden kurtuluş olamaz. Evet yanbolu deresi üzerinde de HES santralleri inşaatları var ama onlara daha yeni başlandı. Yani yol sorunu bu vadide hiç bir zaman giderilmedi. Oysa bu yol, sahilyoluna konulan ve turizme açık alan anlamındaki kahverengi renkli “santa harabeleri” tabelasinın konmasıyla elbette gidilebilir bir anlam kazanmıyor! Ancak, arazi araçları ile gidilebilen bir yol denebilir.
 Taşönü köprüsünün hemen yanında oltalarıyla Yanbolu’nun nimetleri sazan ve bıyıklı balık avı yapanlardan tutun dereboyunca yukarıya doğru elindeki saçmalarla da bulanık sularda avlanmaya çıkanlara rastlıyoruz. Elbette bu derelerde yabancılar gelip avlanmıyor, bu yörenin insanları bunlar. Ama avlanan balıkların çok da avlanmaya değer olduğu söylenemez. Henüz çok ufaklar. Ama yanbolu deresinin yukarlarındaki kırmızı benekli alabalıkların varlığından söz edilse de bu derenin tabi florasından kaynaklanan bir canlısı bıyıklı balığının kırmızı benekli alabalıkları daha yavruyken yiyip bitirdiği ifade ediliyor. Derelerdeki balık avcılığına ne kadar yasak konsa da bazı alışkanlıklar, ne yazık ki çevre duyarlılığından daha ağır basabiliyor. Derede saçmalarla balık avlayanların fotoğraf makinasını görünce mekan değiştirme çabalarından görüyoruz bunu. Yasağı bildikleri halde alışkanlıklarına teslim olduklarını böylece anlıyoruz zaten.
 Yeniköyü geçip, karatepe’nin sınırlarına girince yol kenarında genelde mezarlıklarda bulunan bir çiçek yığınına rastlıyoruz . ama çiçekler boşuna değil tabi, Türk bayrağını da görünce bunun bir şehit mezarı olduğu anlaşılıyor.Biraz daha ilerleryince evinin ön tarafına arapça yazılar yazdırıp, nazardan koruma tedbiri alan Hacı Hamit Hasanoğlu’na rastlıyoruz. Cami hocasından rica etmiş, kıt kanaat geçinirken yaptığı betonarme evinin çatısının hemen altına “eğuzu besmele ile ayetel kürsü”yü yazdırıp, yuvasını kötü gözlerden ve nazardan korumuş kendince. Hani “irtica haberleri”nin moda olduğu günlerde bile bu ev bir habere konu edilmişti geçmişte. Karadeniz’de “maşallah”, “bismillah” “nazar değmesin” yazıları ve hatta kesilen kurbanlıklardan sığır, boğa veya koç  boynuzlarının konduğu evlere sık sık rastlanır ve bunlar yadırganmaz da.
 Yoldaki inşaat çalışmalarından bir Hidro Elektirik Santrali (HES) inşaatına geliyoruz. Bu vadi üzerinde iki tane HES olacak. HES’lere bazı yerlerde itirazlar var ama bu vadide bunu görmüyorsunuz. Zaten ıssızlık ve işsizlikten sıkılmış yöre insanı, bu HES inşaatları sayesinde biraz canlılık ve hareket görmüş, arazilerinin para etmesinden de mutlu olmuş gibiler. Sadece yayla mevsimlerinde biraz hareketlenen yolda eski yaylacılık da kalmayınca hancılık ölmüş, kıraathaneler de oturanlara rastlıyorsunuz. Burada eski yayla anıları anlatılıyor ve deniyor ki; “eskiden herkes yaylaya giderdi. Şimdi yirmi yaş altı da üstüde yaylayı sevmiyor ve beğenmiyor, kalmıyorlar. Herkes, aşağıda zaman öldürüyor. Yaylada yirmi ev varsa bunlardan sadece yedi tanesi şenleniyor. Babalar ve anneler dışında yeni nesil yayla sevmiyor. Bu kriz, dört yıl sürerse yeniden hayvancılığa ve dolayısıyla da yaylaların kıymeti daha iyi  anlaşılır”
 Adını yıllar öncesinden  babamın din eğitiminden duymuş olmama rağmen hep Yomra deresinden yukarda sandığım, o rahmetli Erkan Ocaklı’nın da türkülerine konu ettiği Mesahor adıyla ünlü Başdurak köyü, belediye olunca da adı Atayurt olarak değişen yer meğer, Yanbolu vadisindeki bir beldeymiş. Bunu bilmediğimi kime söylesem herhalde inanmazdı ama maalesef ben bile bilmiyormuşum. Biz arada kalmış bir kuşak gibi zaman zaman eski adlarıyla büyüklerimizden dinlediğimiz hikayeleri yeni nesile aktarırken aynı yerin tanımlamasını doğru dürüst yapamıyor oluşumuz, herhalde sadece bizim bilmemişliğimizle anlatılamazdı. Baksanız, ünlü mesahor’un adı bile önce Başdurak, sonra da Atayurt oluyor! Böyle saçmalıklarla belleklerimiz de neyi nasıl ne kadar tutar ve yeni nesillere hangi olayı hangi ismiyle anlatacağız?
 Modernleşme bahanesiyle yaşayan büyüklerle yeni nesilin arasının sırf bu  yerlerin adlarının değiştirilmesinden kaynaklanan tartışmalarla bile açılması içten bile değil öyle değil mi? Neyse, önceden Yomra’ya bağlı olan Mesahor, meğerse şimdi Arsin’in bir beldesiymiş. Ama Mesahor’u az yukarıya geçince bu kez de Yomra’nın Maden’ine ve Kılıçlı köyüne geliyorsunuz. Kılıçlı’nın tam karşısındaki dik yamaçlı dağda kocaman bir kayalık var, bu kayalık Kılıçlı halkının uzun namlulu tüfeklerle atış alanıymış meğer. “o kayaların dili olsa de konişse” diyor biri, bir diğeri, “o gördüğün kayaların yediği merminin haddi hesabi yoktur hemşerim” diyor. Bir diğeri, “tam bizum köyün karşısıdır. Nişangahımız sayılır o kayalar, atış talimlerumuzi oraya doğri yaparuk, düğün derneklerumuzdeki bir numaralı hedeftur o kayalar” diye anlatıp gülüşüyorlar.
 Daha oraya çıkmadan yol kenarında bir evin önünde kurutulmaya asılı yaprak demetlerini görüyorsunuz, sanki üzüm yaprakları gibi sarmışlar evi ama onlar hayvanlar için kurutulan budanmış kızılağaç yaprakları. Her taraf yeşil de olsa kızılağaç yaprakları da değişik bir damak tadı olsun büyükbaş hayvanlara diye yazdan kurutuluyor. Kılıçlı köyü, Yomra’nın Yanbolu vadisindeki en meşhur köylerinden biri. Zaten köyün girişinden belli ediyor kendini evlerindeki yazılar. Ömer, Hami, Uğur ve Adem, köyün dışa açık yeni nesillerinden. “yıllara meydan okurken günlerin esiri olduk” diye evlerinin sesini yazıya dökerken, sevdalı Adem’de birilerine mesaj olarak, “aramasın gözleri(m)n, o şimdi asker” diyor ve kalan gününü yazıyor, kulübesine. O “Gözleri” kısmını yazarken belli ki önce “gözlerim” olarak yazıyor ama bu mesajı kendine değil de vermek istediği sevdiğine olunca, bunu sonradan fark edip, M’yi silip, M harfini N ile değiştiriyor ve mesajını tamamlıyor. Bu adem, askerde apandist ameliyatı olunca bir çucuk ay hava değişimi alıp, geliyor memleketine gerçi.
 Biraz daha yukarı çıkınca bu kez aynı Adem’ın yarısı dere üzerinde balkon yapmış, özel bir köprü ile ulaşımı sağlanmış kıraathanesini görüyorsunuz. Manzaralı, yanbolu deresinin tam üzerinde bir kapalı balkonu andıran kıraathane, belli ki adem askerden dönünce faaliyete geçecek. Gerçi zaman zaman açılıyormuş ama daha çok da gelecek günler için belki yolda yoğunluk olur ve hani Santa harabelerine gidip, gelenler artar ve turizm hareketi olursa Adem’in kıraathanesi de bu turizm severlere katkı sunmak üzere yol boyunca konumlanmış oluyor.
 Çankaya ile Kılıçlı’nın sinor olayı

 

Yukarda da anlattık gerçi ama yenileyelim, bu yolda o kadar fazla kilometre yapmadık sadece yirmi sekiz kilometrelik yanbolu deresi boyunca tam üç ilçenin sınırları adeta iç içe durumdalar. Kılıçlı, Arsin’in sınırların üzerinde ve Yomra’nın sınırlarındaki bir meşhur köy. Ama bu meşhurluğu sadece Sengültaş adını verdikleri köylülerin mavzerlerle hedef tahtası yaptığı kaya ile sınırlı değil. Köy muhtarı otuz yaşında ve yeni seçilmiş Ali kemal Boz. Muhtarın yanında Hüseyin pulat, oğlu Yakup Pulat, Halil İbrahim Şimşek, Hüseyin şimşek, Hasan Boz ve İsmail Şimşek.  Bu İsmail Şimşek’i adıyla bilenlerden çok O,daha çok lakabı “horoz” olarak bilinirmiş.
 Burada köylerinin sınır (sinor)ları ile Araklı’nın adı yine önceleri Haruksa olan sonradan Dağbaşı ve son olarak da belediye olunca Çankaya diye değişen beldesi ile Kılıçlı köylüleri, Yanbolu ile Karadere arasındaki dağda hudut belirlemekte tartışmışlar. Eski ifadeyle sinor tartışması yapmışlar. Bunu muhtarın yanında İsmail Şimşek’ten dinliyoruz;
 “Bizum dedelerlan haruksalılar köylerun sınırında anlaşamayınca her iki tarafta bir kararda birleşmişler. Bu karar, sabah namazından sonra her iki köyün ileri gelenlerinin aradaki dağı tırmanarak, buluştukları yerin köy hududu olmasıydı.sabah nemazı kılınmış bizum köyliler dereye (yanboliya) inmiş ki derenun karşısında haruksalilar , pekley. Haruksalilar demişki, “temam biz gelduk, sinor burasidur” bizum dedeler demiş ki, ne zaman sabah namazını kıldunuz da bir dağı aşıp,  o kadar yoli geldunuz, bu işte bir iş var. Böyle şiy olur mi?Harusali kiloli biri, diyor bizumkine ki ben o kadar yolu indim, madem kabul etmiyorsun o zaman beni sırtına al bu dağda beni nereye kadar taşırsan orası olsun sinor. Alıyor haruksaliyi arkasına ama on metre çıkamadan birakiyor tabi”
 Tam burada araya bir başkası giriyor, “araklililar gurnaz, eskiden saat yok, horozun sesiyle uyanılıyor. Meğer, Haruksaliler, horozun kıçına biber sürmüşler, horoz sabaha kadar uyutmamış kimseyi, onlarda vurmiş dağa gelmişler, inmişler  bizim dereye kadar. Bizum dedeler biraz daha uyusa demek haruksalılar bizum köyi da sinorlarına katacaktiler, ne uyanukluk değil mi?” gülüşüyoruz birlikte.Bu tartışmalar sonucu Sengültaş’ın üstünde bir yerden sinorun belirlenmesiyle tatlıya bağlanmış bu olay tabi.
 

Hava kararmaya başlıyor, Santa’ya çıkamıyorum. Geriye dönüyorum. Yol üzerinde Yanbolu’dan suyunu alan bir balık üretim çiftliğine uğrayıp canlı alabalık alıyor ve köye çıkıyorum. Necati, İstanbul’dan gelmiş ama odunlarla uğraşıyor. Sonra yakıyor bir yandan semaverini diğer yandan da mangalı. Akşam ezanı okunmuş, hava  kararmış ama yaz geceleri uzun nasılsa.bir yandan salata, bir yandan karpuz derken güzel bir akşam yemeğinin ayrıntılarını artık sizlerle paylaşmayayım değil mi? Mesela, “alabalığın da ızgarası mı olur?” diyenleriniz de olabilir tabi de her zaman da tereyağında alabalık yenmez ki?

Güncelleme Tarihi: 22 Mart 2013, 11:53

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Üye değilseniz hemen üye olun veya giriş yapın.

SIRADAKİ HABER