Başbakan,sanki bana söylüyor!

 M. Kemal AYÇİÇEK – 26 Mart 2012

 Bir polis memuru..iki oğlu var ama daha fazlasını istiyor. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın o hani nikah veya evliliklere rastladığı veya gittiği her yerde söylediği şu “üç çocuk” yapın ifadesini, kendi üzerine alınıyormuş ve kendi kendine, “aha bak Başbakan bunu direk bana söylüyor ama gel sen bunu hanıma anlat” diye kendi kendisiyle konuşuyormuş. Yetmiyor, eşini kafaya almak için bin dereden de su getiriyormuş ama yok, eşi buna yanaşmıyormuş, hiç de yüz vermiyormuş anlayacağınız. İyi bir dinleyen olurum o tür durumlarda, hani vardır ya “Güzin abla” misali, öyle insanları dinlemeyi verin bana bırakın, ya da geçin sizde seyredin.
Çocukları çok seviyor ama iki oğlu da artık büyümüş, en küçük oğlu 15 yaşında, ama eşini ikna edemiyor, edebilse onun hedefinde öyle Başbakan Erdoğan’ın “üç çocuk” demesini ikiye katlayacak. “ne olur ben bakarım” diyor. Çocukları nasıl sevdiğini anlatıyor, Dünya’nın insanla sevildiğinden söz ediyor ama bunu bir tek eşine anlatamadığından yakınıyor. Tabi mesele çocuk olunca ben de iki çocukta kalmış olmanın bahanelerini sıralıyor, moral vermeye çalışıyorum. Aslında bir şey soracaktı ama muhabbet ettikçe açıldı, açıldıkça eşine olan kızgınlığını fark ettim. Laf dönüp dolaşıp tabiatlara kadar uzadı. Çocuklarının büyüğü Aslan burcu, kendisi Koç burcu, ufak oğlu ise Yay burcu ama eşi meğer Yengeç burcuymuş. 
İlgiliyim uzun yıllardır bende bu Astrolojiye ama öyle yorum yapacak kadar çok derin değil tabi ama mesela sıradan ve kaba olarak bakıldığında mesela eşler arasındaki tabiat uyumunun olması gerektiğine inanırım. Bizim Polis arkadaşın tabiatı Ateş, çocuklarının ikisinin de tabiatları Ateş, ama eşinin tabiatı su olunca, baba ve çocukları iyi anlaşabilirlerken, eşinin tabiat farklılığı ister istemez onu ailede yalnızlığa itiyor. Evet burçlarda yükselenlerin farklı olması elbette uyum sağlar ama tabanda ister istemez farklı düşünce biçimi beklenen uzlaşıyı her istendiğinde de sağlayamaz. Tabi polis arkadaş Erzurum’lu İbrahim Hakkı’nın “Marifetname”sini okumuş, sırf eşini kafaya alabilmenin ince ayrıntılarına ulaşmak için ama yine de bunda başarılı olamamış ama hala ısrarcı, daha fazla çocuk yapmak için arayışını sürdürüyor. “evet uzun süre oldu ama Başbakan her konuştuğunda sanki benim durumumu biliyor da o lafları direk bana söylüyormuş gibime geliyor, bu da beni huzursuz ediyor” diyor.
Bir ara lafı televizyon dizilerine getiriyor, “bizim hanımın izlediği dizileri sevmiyorum” diyor, ardından da o dizilerin yapımcılarına kızgınlığını anlatırken, “bir dizi hiç 6 yıl sürer mi arkadaş, bunlar nasıl insan, bir sezon yapın, 20 hafta yapın ama bir dizi 160 hafta olur mu Allah aşkına, o dizilere takılıp, bizi unutuyor bu kadınlar” diye yakınıyor. Polisin rahatsızlığı, eşinin seyrettiği dizilerdeki ahlak yapısı..ona göre diziler, evlerde kurulmuş düzeni de altüst ediyor ve zaten eşinin daha fazla çocuk yapmamasının gerekçesi de o seyrettiği dizilerden etkilenmesi ve aldığı kültürmüş. Eşi dizileri seyretmeseymiş, bu kafasındaki çocuk sayısını rahatlıkla yakalayabilecekmiş ama demek ki eşinin kafasını bu diziler çelmiş ve tek sorumlusu olarak gördüğü o dizileri yerip duruyor.  “iki televizyon olsun evinde, sen de istediğin programları izlersin” dedim. Meğer sorun TV’de değil, eşinin o dizilerden vazgeçemeyişindeymiş. O bir yandan çocuk yapma gayretin de öbür yandan da eşini dizilerden kurtarma mücadelesi veriyormuş meğer.
Güldüm, sonra da yine o tabiat analizi üzerinden ona yanlış düşündüğünü anlatmaya çalıştım. Benim ona önerim, eşini dizilerden kurtarmaktan vazgeçmesiydi tabi. Kendisinin ve çocuklarının  aynı tabiattan oluşlarının aynı şeylerden zevk alacak yapıda olduklarını, eşininse bunların tam aksine farklı tabiattan oluşu nedeniyle evde yalnızlık çektiğini ve bu yalnızlığını da seyrettiği dizilerle gidermeye çalıştığını, eşini dizileriyle baş başa bırakmasını aksi halde o evde eşinin kafayı yiyip, belki de ipleri tamamen koparabileceğini anlattım. Yüzü gerildi, biraz tedirgin oldu ama hak verdi. Bundan sonra eşinin dizilerine karışmayacağının sözünü verdi. 
Ardından o başbakan Erdoğan’ın “üç çocuk” takıntısını eksik bulduğumu ve gerekçemi anlattım tabi. Başka yazılarımda bende sık sık değiniyorum, Başbakan Erdoğan’ın “üç çocuk” isteğinin eksik olduğunu, en az ikisi kız ve ikisi de erkek olmak üzere en az dört çocuk olmalı ki, nesiller geniş aile düzeyinde sürebilsin. Yoksa üç çocukla, geniş aile oluşmaz. Bayram harçlıkları üzerinden bizim çocukların bir sohbetine kulak vermiştim gizlice, tabi ben iki çocukta kararlıyken. 
Çocuklar, bayram harçlıklarını sayarken bu harçlıkları kimlerden aldıklarını da anlatıyorlar birbirlerine. Ama genellikle hep iki kardeş oldukları için kimisi sadece iki erkek kardeş kimisi bir erkek ve bir kız kardeş olunca da birinin çocuğunun amcası olmuyor, diğeri de buna “ee ne olacak o zaman benim çocuğumun da halası olmayacak, dayısı olmayacak” karşılığını veriyor. Bir diğeri, “ama benim çocuğumun amcası olmayacak sadece teyzesi olacak” derken bir diğeri, “e ne olacak benim çocuğumun da teyzesi olmayacak, dayısı olmayacak” diye birbirlerinin çocuklarının eksik harçlık alacak olmalarının hesaplamalarını yapıyorlar. Onlar daha çocuk oysa ve kendi aralarında sırf harçlık hesaplarını kendi çocuklarına indirgediklerinde hala, amca, dayı ve teyzenin hesabını yaparlarken, Başbakan Erdoğan’ın “üç çocuk” tekrarında ya hala, ya amca, ya dayı veya teyze’nin zaten eksik kaldığını görüyoruz. Bir çocuğun hem halası hem dayısı hem teyzesi ve hem de amcası olabilmesi için en az iki erkek ve iki de kız kardeşlerinin olması gerekiyor, yani en az dört çocuk olmalı ki o hala, teyze, dayı ve amca yaşanabilsin öyle değil mi? Biz yani yetişkinler, günümüz şartlarını dikkate alarak güya akıllı davranıp, çocuklarımızın geleceklerine aslında ipotek koymuş oluyoruz, belki de neslimize..
Bunu anlatınca bizim polis arkadaş daha bir hevesleniyor, “ben böyle hiç düşünmemiştim ama bak ne kadar doğru öyle değil mi?” diye bana soruyor, kendisinin çocuk ısrarındaki eşi üzerinde yaptığı baskıların ne kadar da normal olduğunu anlatırcasına, “benim kızım yok mesela demek ki benim iki kızımın olması gerekir ki çocuklarıma o dediklerini yaşatayım ama gel sen bunu benim eşime anlat bir de “diyor. O zaman da ona kendi tabiatı ve çocukların tabiatlarını tekrar hatırlatıyorum. Neden anlamıyorsun diyorum, eşin zaten sizden bıkmış, aynı karakterde 3 tane insanla kadın bunalmış, neden onu anlamıyorsun, o kadın sana ne diye bir çocuk daha yapsın, ya o da aynı karakterde olursa, neden tek taraflı bakıyorsun diye ısrarla yüklenince duruyor, “o zaman onun dostu bir tabiata sahip çocuk yapalım, o zaman eşime bunu anlatayım belki razı olur” diyor kararlı bir şekilde hem de çok da inanmış halde. 
Sonra evlerindeki bir durumu anlatıyor, eşi ile ne kadar uyumlu olup olmadıklarını ortaya koyan bir örnekleme yapıyor. “bizim lavoba da iki tür sabun vardır, ben normal olan el yıkama sabununu seviyorum eşim sabunun sıvısını seviyor. Bizim evin lavobasının sağ tarafında benim sabun, sol tarafında da sıvı sabun var. Ben kimsayal bileşimi olan şeylerden çok daha sade ve doğal olanları seviyorum ama eşim daha farklı. Mesela ben ona hadi gezmeye gidelim desem, o önce alış veriş merkezlerine gitmeyi gezmek olarak anlıyor bense bir yerlere gitmeyi anlıyor musun?” diyor. Bakar mısınız  aynı evdeki tek lavoba da  iki farklı sabun kullanımı, işte o tabiat farklılığının ayrıcalıklı tercihi olmuş oluyor. Yani tabiat farklılığı böyle bir olay, somut örneği de bu polis arkadaşın lavobasındaki durumdan pek farklı değil anlayacağınız. Kalın sağlıcakla.

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Üye değilseniz hemen üye olun veya giriş yapın.