Beşinci sahne!

M. Kemal AYÇİÇEK – 7 Temmuz 2014 

Cumhurbaşkanlığı için adaylar belli oldu.  Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Ekmeleddin İhsanoğlu ve Selahattin Demirtaş. Onlar, seçim çalışmalarını yapsınlar. Bu haftaki köşem biraz uzun oldu, affınıza sığınıyorum.

(Bir hurmalık, ağaçların altında Templier dolaşır. Bir keşiş de biraz geriden ve yandan onun peşi sıra gidip gelir; ona bir şey söylemek istiyor gibidir.)

Templier: Çoktandır peşimden geliyor! Bak nasıl da yan gözle ellerime bakıyor! Kardeşim…Ama size baba da diyebilirim herhalde…
 

Keşiş: Sadece kardeş.Kulunuz manastır uşağı kardeşim.

 

Templier: Ya, benim iyi kardeşim, insanın elinde bir şey olmazsa ne yapar! Allah biliyor ya, bende bir şeyler yok…

 

Keşiş: Ama gene de candan teşekkürler! Elinizide olsa bana vermeyi istediğinizin bin katını Tanrı size versin. Çünkü iş verilen sadakada değil, vermeyi istemektedir. Ama beni sadaka istemek için efendimize yollamalıdırlar.

 

Templier : Ama gene de bana yolladılar demek?

 

Keşiş : Evet; Manastırdan.

 

Templier : Benim de , birazcık hacı yemeği bulmayı umduğum manastırdan mı?

 

Keşiş: Sofralarda yer kalmamıştı; Ama efendimiz benimle birlikte gelirlerse.

 

Templier : Ne lüzumu var? Gerçi çoktan beri et yemedim ama ne çıkar bundan? Hurmalar olgunlaşmış.

 

Keşiş: Efendimiz bu yemişe pek güvenmemeli. Çok yemeye gelmez dalağı tıkar, insana melankoli verir.

 

Templier: Ya ben melankoliden hoşlanıyorsam? Ama herhalde bu uyarma için sizi bana yollamadılar?

 

Keşiş: Yok yok! Ben sadece sizin hakkınızda bilgi edineceğim; nasıl adam olduğunuzu iskandil edeceğim.

 

Templier: Bunu da bana söylüyorsunuz ha?

 

Keşiş: Neden söylemeyim?

 

Templier: (Çok açıkgöz bir kardeş!) Manastırda size benzeyenler çok mu?

 

Keşiş: Bilmem. Ben itaat etmek zorundayım sevgili efendim.

 

Templier: Onun için, fazla akıl yormadan, denileni yapıyorsunuz değil mi?

 

Keşiş: Öyle olmasa, buna itaat mı denir, sevgili efendim?

 

Templier: (Budalalar nasıl da her zaman haklı çıkarlar!) Herhalde, benim nasıl adam olduğumu öğrenmek isteyenin kim olduğunu bana söylersiniz değil mi? Bunun siz olmadığınıza yemin edebilirim.

 

Keşiş: Bana göre bir şey mi bu?  Bir işime yarar mı bu benim?

 

Templier: Ya bu kimin işine yarayacak, kime göredir de bu kadar merak ediyor? Kim bu?

 

Keşiş: Sanırım ki Patrik olacak. Çünkü beni peşinize düşüren o.

 

Templier: Patrik mi? Beyaz pelerin üzerindeki kırmızı haçı tanımıyor mu o?

 

Keşiş: Ben tanırım!

 

Templier: Öyleyse, kardeş? Öyleyse? Ben bir Templier’im; ve bir esirim. Şunu da katayım.Teblin’de , mütarekenin son saatinde ele geçirmek ve oradan da Sidon’a saldırmak istediğimiz bu kalede esir düştüm. Bir şey daha söyleyeyim: Esir düşenlerin yirmincisiydim ve Selahattin’in (Eyyubi) tek bağışladığı ben oldum.

İşte Patrik öğrenmesi gerekenlerin hepsini öğrenmiş oldu; öğrenmesi gerekenlerden daha çoğunu bile.
 

Keşiş: Ama bunlar bildiklerinden pek fazlası olmasa gerek. Selahattin’in neden sizi bağışladığını da bilmek isterdi, böyle yalnız sizi.

 

Templier: Bunu ben biliyor muyum sanki? Boynumu açmış, pelerinimin üstüne diz çökmüş, boynumun vurulmasını bekliyordum. Derken Selahattin bana daha dikkatle baktı, yanıma atıldı ve el etti. Kaldırdılar beni; bağlarımı çözdüler; teşekkür etmek istedim ona; gözlerini yaşlı gördüm. Susuyorduk; o da ben de ; gitti o, ben kaldım. Bu neden oldu, Patrik kendi çözsün bu bilmeceyi.

 

Keşiş: O bundan, Tanrı’nın sizi büyük  büyük işler için esirgediği sonucunu çıkarıyor.

 

Templier: Evet, büyük işler için!Bir Yahudi kızını yangından kurtarmak! Meraklı hacıları Sina’ya çıkarmak ve bunun gibi şeyler için.

 

Keşiş: Dahası gelir elbet! Bu aradakiler de az değil ya! Belki de Patrik’in efendimize vereceği çok daha önemli işler vardır.

 

Templier: Ya? Öyle mi sanıyorsunuz kardeş? Size bir şey çıtlattı mı?

 

Keşiş: Eh, evet! Ama önce efendimizi bir yoklamam gerek, acaba bu işin adamı mısınız diye.

 

Templier: Peki öyleyse ; yokla bakalım!(Görelim nasıl yokluyor!) Haydi?

 

Keşiş: İşin kısası, Patrik’in ne istediğini efendimize açık açık söylemem.

 

Templier: Öyle ya!

 

Keşiş: Efendimizin eliyle bir pusula göndermeyi çok istiyor.

 

Templier: Benim elimle mi? Ulak değilim ben. Yahudi kızını yangından kurtarmaktan çok daha şanlı olan iş bu mu ki?

 

Keşiş: Herhalde öyle! Çünkü diyor Patrik, bu mektubun bütün Hıristiyanlık için büyük bir önemi varmış. Pusulayı yerli yerine ulaştırmanın karşılığını diyor Patrik, bir gün Tanrı gökte,apayrı bir taçla verecekmiş. Bu taca da efendimizden daha layığı yokmuş diyor Patrik.

 

Templier: Benden mi?

 

Keşiş: Çünkü bu tacı kazanmak için böyle diyor Patrik, efendimizden daha beceriklisini bulmak zormuş.

 

Templier: Benden mi?

 

Keşiş: O burada serbesttir; her yeri gözden geçirebilir; bir şehrin nasıl zaptedileceğini ve nasıl korunacağını bilir diyor Patrik, Selahattin’in yeni yaptırdığı ikinci iç surun sağlam taraflarını da çürük taraflarını da en iyi o kestirebilir, bunları Tanrı’nın savunucularına da en iyi o açıklayabilir diyor patrik!

Templier: Kardeşcik, ne olur, bu pusulanın içindekileri daha tam olarak öğrenebilsem.
 

Keşiş: Peki, peki ama ben de tam olarak bilmiyorum. Ama pusula Kral Philipp için. Patrik… Ben her zaman şaşarım, böyle sadece gökte yaşayan bir ermiş aynı zaman da tenezzül edip de bu dünyanın işlerini böyle inceden inceye nasıl öğreniyor diye. Bu ona zor gelir herhalde…

 

Templier: E peki? Patrik?

 

Keşiş: Eğer yeniden savaş başlarsa Selahattin’in nerede, nasıl, ne kadar kuvvetle muharebeye gireceğini tam tamına biliyor.

 

Templier: Biliyor mu bunu?

 

Keşiş: Evet, bunu da Kral Philipp’e haber vermeyi çok istiyor. Ta ki o da, sizin tarikatın o kadar yiğitçe bozmuş olduğu mütarekeyi, ne pahasına olursa olsun yeniden yapmayı gerektirecek kadar korkunç bir tehlike var mı yok mu kestirebilsin diye.

 

Templier: Amma da Patrik ya! Demek böyle! Bu sevgili, aslan adam beni adi bir haberci olarak kullanmak istemiyor; beni casus yapmak istiyor demek. Kardeşcik beni iyice yokladığınızı, ama bunun benim işim olmadığını anladığınızı söyleyin Patrik’inize. Ben halakendime esir gözüyle bakmak zorundayım; Templier’nin tek mesleği de kılıç sallamak olmalıdır, casusluk değil.

 

Keşiş: Ben de öyle düşündümdü; efendimizi bunun için pek de ayıplayacak değilim. Ama daha ötesi de var. Patrik, Selahattin’in ihtiyatlı babasının, ordunun ücretlerini vermek ve savaş masraflarını sağlamak için kullandığı büyük paraları sakladığı kalenin adını ve bunun Libnan dağlarının neresinde bulunduğunu da el altında öğrenmiş, Selahattin ara sıra, yanında hemen hemen kimse bulunmadan sapa yollardan buraya gidiyormuş. Anladınız mı?

 

Templier: Asla!

 

Keşiş: Selahattin’i ele geçirmek için bundan kolayı var mı? Onu tepeleyivermek için? Ürperiyor musunuz? Birkaç dinine bağlı Maruni de bunu yapmaya şimdiden gönüllü, yeter ki yiğit bir adam kendilerine önderlik etmek istesin.

 

Templier: Patrik de bu yiğit adam olarak beni mi gözüne kestirdi?

 

Keşiş: Düşünüyor ki Kral Philipp, Ptolemais Kalesi’nden bu işe mükemmel yardım edebilir.

 

Templier: Demek beni? Beni ha, kardeş? Beni? İşitmediniz mi? Selahattin’e karşı ne kadar minnet borcum olduğunu daha yeni mi duydunuz?

 

Keşiş: Elbette duydum bunu.

 

Templier: Ama gene de?

 

Keşiş: Evet, diyor Patrik bu olabilir: Ama Tanrı ve tarikat…

 

Templier: Değiştirmez bunu! Bana alçaklığı emretmezler!

 

Keşiş: Elbette öyle! Yalnız, Patrik diyor ki: Bu, insanlar katında alçaklıktır ama Tanrı katında değildir.

 

Templier: Ben Selahattin’e canımı borçlu iken, onunkini alacağım öyle mi?

 

Keşiş: Ne ayıp! Ama diyor Patrik, Selahattin gene de Hıristiyanlığın bir düşmanıdır; sizin dostunuz olması ona bir hak vermez.

 

Templier: Dost mu? Ben sadece ona karşı bir alçak, iyilik bilmez bir alçak olmak istemiyorum!

 

Keşiş: Doğru bu! Ama diyor Patrik iyilik bizim kendimiz için yapılmadıysa, Tanrı katında da, insanlar katında da fit olunmuştur bunda. Diyorlarmış ki: Böyle diyor Patrik, Selahattin sizi sadece, halinizde tavrınızda kardeşini andıran bir şeyler bulduğu için bağışlamış…

 

Templier: Patrik bunu da biliyor demek; ama gene de? Ah! Gerçek olaydı bu! Ah, Selahattin! Ne demek? Tabiat sadece kardeşinin şekline benzer bir belirtiyi bana verir de ruhumun hiçbir tarafı buna uymaz olur mu?Ona uyan tarafı, bir Patrik’in hoşuna gitmek için yok edebilir miyim? Tabiat, sen böyle yalan söyleyemezsin! Tanrı, eserlerinde böyle kendi kendisiyle çelişmez! Git, kardeş! Öfkemi kabartma! Git, git!

 

Keşiş: Gidiyorum; hem de geldiğimden daha sevinçli olarak. Affedin efendim. Biz, manastır halkı başımızı itaata borçluyuz.”

Yukarıda alıntıladığım Gotthold Ephraim Lessing’in, Kültür Bakanlığı yayınları’nca Hayrullah Örs’ün çevirisi ile Kasım 1981 yılında basılmış “Bilge Nathan” adlı eserin “Beşinci sahne” bölümüydü. Gotthold Ephraim Lessing (22 Ocak 1729 - 15 Şubat 1781), Alman yazar, filozof, gazeteci ve Alman Edebiyatının ilk önemli eleştirmenidir. Aydınlanma Çağı'nın önde gelen temsilcilerindendir. Antik Yunan ve Roma eserlerini taklit etmek yerine, William Shakespeare'nin eserlerini temel alarak, özellikle drama üzerine yoğunlaşmış ve 1779 yılında, son büyük dramı olan, Haçlı Seferleri sırasında Kudüs'te geçen olayda Musevilik, Hristiyanlık ve İslam'ı simgeleyen "üç halka" konusunu ele aldığı, dinsel bir sorgulama niteliğindeki Bilge Nathan'ı (Nathan der Weise) yazarak; güçlü bir savunucusu olduğu aydınlanma felsefesini, aklın kullanılmasını etkili bir biçimde ifade etmiştir. Şimdi yazıyı Türkiye’de yaşanan ve hala etkisini yitirmemiş şu 17 ve 25 Aralık 2013 sürecini dikkate alarak yeni baştan bir daha okuyun isterseniz!  Templier ve Keşiş’in konuşmaları bir şeyler anlatıyor mu bize? Kalın sağlıcakla.

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Üye değilseniz hemen üye olun veya giriş yapın.