Bir kör ayvaz bir de ben

 M. Kemal AYÇİÇEK – 21 Ocak 2013 

“Şimdi çocuklara anlatınca, onlar, sizin zamanınız öyleydi diyorlar” diyor, Nuribey.. Nuribey, Babaannemin yeğeni..78 yaşında..Koskocaman bir evde, Karadeniz’de ama şu beton evlerin moda olduğu yıllarda yapılmış, o köyün tam güzel yerinde yapılmış, yapıldığın da da parmakla gösterilen evlerden birindeler..
Yaşları kemale erince babaocağına sarılmışlar, “bir kör ayvaz bir de ben” denir ya,  hani, “bir karı kocanın çocuklarının, yakınlarının yanlarında bulunmadığını veya çocukları olmadığını anlatır”..O da bunu vurguluyor işte. 38 tane torunundan söz ediyor, beyazlamış kirli sakallarını ovarken, “çocuklarımın arazilerini ayırdım ama yine bakan eden yok, ayırdım diye ben rahata ermedim ki, yine sıkıntı bende” diyor, vahlanır gibi..yanında halasının oğlu var, o da aynı yaşlar da, “dönmezler artık buralara, gel desen de gelmezler, fındık seyreklemek nedir bilmez, zaten beceremezler” derken tasdik ediyorlar birbirlerini..”helbettt”..
Kıymet abla, dizlerinin ağrısından söz ederken, yaktıkları sobanın önündeki çer çöplerini aldıkları ufak elektrikli süpürgenin çok işine yaradığını anlatıyor Nuribey..”iyiki varmış, onunla alıyorum sobanın önündeki döküntüleri” diyor. Kıymet abla ile sık sık bağırıyorlarmış birbirlerine, halasının oğlu, “teslim olmuşuz” diyor, kendi eşini kastederek ama Nuribey, “yook, ne teslim olması, ben teslim olmam, o ne kadar bağırıyorsa ben de o kadar bağırıyorum, altta kalmam hiç, o da bağırır bağırır, yorulunca susar, öyle de oluyor zaten” diyor gülerek..
Kapıdan ses geliyor o sıra, “meryemdir” diyor kıymet abla, “başka kimse yok ki mahalle de” diye tamamlıyor Nuribey amca..gerçekten de gelen, Meryem abla. Mahallede ki komşuları, eşi ölmüş, kendi başına yaşayan bir kadın o da 70 yaşın üzerinde..Çaylar içilirken mısır patlakları da geliyor bir tencere için de, bisküviler var ayrıca tabaklarda.demli çaylara eşlik ediyor. Nuribey’in adı aslında Süleymen, ama babaannemin “Nuribey”i o, hani her insanın kendine çok yakın hissettiği, görmesen bile ne yaptığını bildiği, ya da neyi niçin yaptığını tahmin edebildiğin biri, ruhların sanki gerçekten izlediği insanlar, işte Babaannemin de öylesine hissettiği biri bu Nuribey..O sevince biz de seviyoruz tabi, ama o aslında Samsun’un Terme ilçesinde kalmış, orada yaşlanmış ama artık babaocağı, o kimsenin yapamadığı zamanlarda yaptığı sarı renkli betonarme evinde, bir kör ayvaz ve bir de kendisi kalıyorlar. İlk kez, bu yıl gitmemişler, çocuklarının yanına..
Ayranlı yaylasında da geniş aile tipi bir ev yaptırmış, yaz aylarında yaylaya çıkıyor ama son iki yıldır doğru dürüst yaylaya çıkamamanın ezikliğini hissediyor. Yaylada topluyor tüm tayfasını, o 38 torun birden geliyorlarmış o  yayla evine ve kurulunca yemek masası, hepsini birden görebileceği yerden sesleniyormuş onlara, “eğer birinizin tabağında yemek kalırsa, ona bir daha yemek yok ha” diye ihtar ediyormuş ve o torunlarının yemeğini yukardan seyrederken bundan duyduğu mutluluğu anlatıyor. Evet, çocuklar ya da torunları yanlarında yok ama onlarsız da duramıyor, sohbetlerini hep o uzaktaki torunlarla süslüyorlar. Biz de dinledik tabi.
 Nuribey, Ahmet Ali adındaki kanası ile 60 yıl önceki maceralarını anlatıyor.Bir gün, ham kazımak için günlüğe gittiği arkadaşı Ahmet Ali ile o ham kazıma işini beceremiyorlar, ham sahibi bu iki 16 yaşlarındaki çocuğu işaret edip, ekipbaşına, “necidir bunlar” diyor. O da, “bizim aramızda idare etsinler işte” diyince, günlük ücretlerinden 25 kuruş eksik yevmiye veriliyor bunlara.o ikisi de bırakıyor ham kazmayı ve gidiyorlar Trabzon’a. Yumurta verdikleri bir esnaftan alacaklarını tahsil etmeye gitmişler ama esnaf, oyalıyor bunları.Ne yapıp edip, o alacakları parayı tahsil ediyorlar. İskenderpaşa camiinin yanında bisiklet kiraya veren birine gidip, bisiklet alıyorlar o aldıkları parayla. Biri 80, diğeri de 90 lira olan bisikletleri alıp, Araklı’ya geliyorlar. Sonra da o bisikletleri önce kendi köylerinde, daha sonra Araklı’da ardından da Sürmene’de kiraya verip, bisikletlere verdikleri parayı çıkarıyor ve bisikletleri aldıkları aynı fiyata başkalarına satıp, kazandıkları parayla da esnaflığa başlıyorlar. O yıllar, Türkiye’de henüz çarıklı yıllar. 
En güzel çarığın, hayvanların boyunlarındaki derilerden yapıldığını anlatıyorlar, Nuribey, ucuza aldığı bir çarığın daha beş kilometre gitmeden nasıl delindiğini, ona huduş (Mısır kabuğu) sarıp, yinede nasıl yol alamadığını anlatıyor. Sonra işi büyütüyorlar, iş adamı oluyorlar, han hamam her şeyi tamamlıyorlar ama işte şimdi Karadeniz’de bir köyde, “bir kör ayvaz bir de ben” konumundalar. Fındık seyreltmekle gününü geçiriyormuş ama onlar hala, “eskiden o kadar iş yapardım yorulmazdım ama bugün 5 ocak temizledim gene de yoruldum” diye birbirlerine yakınıyorlar. Kendi, performanslarının düştüğünü sanıyorlar, yaşlarının ilerlemiş olduğuna bakmadan neden hala eskiden yaptığımız işlerin aynını çıkaramıyoruz diye hayıflanıyorlar. Onlar kendi aralarında bunu söylerken o “kör ayvaz” dedikleri eşleri araya giriyor, “yeter, yaşınıza bakın biraz da, hala yaşlanmayı kabullenemiyorsunuz” diye laf atıyorlar.
Onların kaygıları, çocuklarının onların şimdiki algılarını hiçbir zaman anlayamayacakları sadece..Köy, onlarında babalarının zamanın da bir an önce çıkıp gitmek istedikleri yerler için şimdi onlar, kendi çocuklarının, kendilerinin yaptıklarından da daha da kötüsünü yaptıkları mantığı..Bomboş araziler, terk edilmişlik duygusunu onlara öylesine hissettiriyorlar ki, “dönmezler” derken ki, kesin hükümlü bakışları, yaşadıkları, yaptıklarının, tüm emeklerinin sanki bir boşluğa düştüğünü ima edermişcesine bir çaresizlik söylenmeleri.o “kör ayvaz” varya hani Kıymet abla, o aslında çocuklarının yanında olmaktan yana ama Nuribey amca, “gitmem” diyor. Ona gerekçesi de, “Ben beş katlı apartmanın beşinci katındayım, Yakup’un hanımı, kalkacak ikinci kattan, gelecek bize sabah kahvaltısı hazırlayacak, silecek, süpürecek, sonra kendi evine dönecek, neymiş, kayınpederimin gönlünü alayım, o bana uymaz.Bizim için kalkıp bir gelinin, onca katı çıkıp, gelip bana kahvaltı hazırlamasına ben tahammül edemem”diye söyleniyor. O “Kör ayvaz” dediği kıymet ablanın, orada, her şeyi gelinler yapınca, rahat olduğunu, ama köyde rahatının bozulduğunu ileri sürerek, “gitme gerekçesi sadece bu” diyor.
Karadeniz de köyler de genelde bu hava var, hangi köye çıksanız aynısını dinlersiniz. Yaşlılara kalmış Karadeniz köyleri, onlar sırf kara lahanayı bağından yemek için bile buna değer diye kalıyorlar köylerinde. Şehirlerdeki en lüks hayat bile kesmiyor onları,kesmez, kesemez. Bahçeden karalahana yemek, en güzel şehir manzarasına sahip kent yaşamından da anlamlı ve yaşanılabilir geliyor. Hayat bu, para, pul, mal, mülk fayda değil, insan, kendi doğasındaki yaşamı arzuluyor, o da gösterişsiz, sade, kendi toprağındaki, bildiği, tanıdığı ve yıllarca özlemini çektiği havası, suyu ile kendi baba ocağındaki huzuru.. Huzur mu, karalahanayi kendi bağından koparıp, yemek canım fazla bir şey değil yani. Kalın sağlıcakla..

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Üye değilseniz hemen üye olun veya giriş yapın.