Dağdan inmiş adamlardan ne bekliyoruz?

 
 
M. Kemal AYÇİÇEK – 23 Ekim 2009 
 
Hani birileri  “Dağ Türkleri” diye nitelendirdikleri “Kürtler” için “Türklerin dağlılarıdır onlar” diyordu ya,  ve onların karda yürürken ayaklarından çıkan “kart-kurt” seslerinden adları “kürd”olmuştu ya, işte o kart-kurt Türkleri, dağdan iniyorlar ve onların iniş ve şehirlere girişleri de bizi rahatsız ediyor öyle değil mi? İyi de onlar zaten dağlardan inmiyorlar mı? Onlar, bizim gibi şehirlerde olmadıklarından bizler gibi medeni(!) olmalarını beklemek biraz ayıp olmuyor mu? Onlar, kendilerine yakışır bir şekilde şehre iniş yapıyorlar, yani medeniyetle buluşuyorlar ve onların algısı, sezgisi o kadar ne yapalım? Seyredeceğiz, sabredeceğiz onların da bizler gibi birer uygar insan olması için dua edip bekleyeceğiz var mı bunun başka izahı?
 
Adını zaten koymuşuz ve dağdan inen insanlardan da medeni bekleyiş içinde olmak bizi biraz fazlaca iyimser etmez mi? Yani hem adamlara “dağdan iniyorlar” diyerek, ayaklarındaki “mekap” ayakkabılarıyla aşağılayacağız ve hem de onlardan birer medeni insanmış gibi davranış bekleyeceğiz bu bizim kendimizle çelişmemizi doğurmaz mı? Madem bizler, medeni insanlarız o zaman dağdan inen insanlarında bu tavırlarına ve davranışlarına “nasılsa dağdan iniyorlar” diyerek, sabretmemiz ve hoşgörüyle bakmamız gerekmez mi? Tamam, abarttılar diyelim, kendi sevinçlerini kontrol edemediler diyelim bizim bunlara karşı düşmanca hislerle bakmamızı gerektirir mi bu durum? Hani bizler güya onlardan daha medeniydik? Nerde kalır bizim bir dağlı olmadığımız? Bizi onlardan ayıran özellik nerde kalır o zaman?
 
Bir de işin öbür tarafı var. Hani MHP genel başkanı Devlet Bahçeli demişti ya, “biz bu açılım sürecine karşıyız gerekirse dağa çıkarız” diye? Biz bir 25 yıl Kürtleri dağlardan indirelim, medeni insan olsun diye nerdeyse savaş verdik, şimdi geldiğimiz noktada MHP “dağa çıkarız” diyor. O zaman bir 25 sene de MHP’lilerin dağlardan inmesi için mi mücadele vereceğiz? Yani Dağlarda nöbet değişimi mi seyredeğiz? 25 yıl sonrada MHP’liler dağdan inecek, onlarda böyle şen-şakrar birer karşılama ve biz de hayat sürdüreceğiz öylemi? Nedir bizim bu dağlardan ve dağcılardan çektiğimiz? Bizim hiç mi dirliğimiz olmayacak bu ülkede. Ömür dediğin üç gün, onu da doğarken birini yemişiz zaten, ikinci günümüz bugünümüzdür. Yaşadığımız bugünler yani, üçüncüsü de öldüğümüz gündür. İki günden zaten haberimiz olmaz. Kim doğduğu günü ve öldüğü günü anımsar, veya anımsasa bunu ifade edebilir mi? Yani anlar mı yaşadığını, anlasa neye yarar? Bari yaşadığımız günlerin kıymetini bilelim daha iyi olmaz mı? Bu hayatı birbirimize zehir edip, karalar bağlayacağına bir günü hep birlikte ve kardeşçe yaşasak kime ne zararımız olur?
 
Nedir bu Empatisizlik, nedir bu kendini beğenmişlik, nedir bu kadar hınç ve öfke hali. Bir kadın iki oğlu dağa çıkmışsa, “bende onlarla öleyim” diye dağa çıkmışsa o annenin yerinde başkaları olsa ne yapardı acaba? Çıkmış dağda pişirmiş çocuklarının çorbasını, yedirmiş içirmiş, beslemişse bundan niye rahatsız olalım? Yaşanılan süreç elbette normal bir süreç değildi, elbette masum canlara ve yüzlerce şehit vermemize sebep olmuş tüm bu olaylar ama verdiğimiz şehitlerin hangi birinin yüzünü biz şehit sahipleri olarak görebildik. Bize kendi çocuklarımız “şehit” dediler, ardından fısıltı halinde “tabutları açmayın, eğitim zayiatı” denmedi mi? Yine orada cenazede kulağıma gelen pis bir kaygı da ne deniyordu biliyor musunuz,”Acaba ,Tabutunu açamadığımız  şehitlerimizin iç organlarının herhangi birinin veya herhangi bir komutanın bir yakınına veya parası olan herhangi birine  lazım olan organları için alınmadığını bizler nerden bilelim, ya işin ucunda organ mafyası gibi bir durum varsa?” Öyle ya, bana kendi şehidimin cenazesini göstermeyen mantık, bunu bana ne ile izah edebildi? Ya da edebildi mi? şimdi cenazesini görmeye alışık insanlar böyle konuşabiliyorsa, o insanlara böylesine aşağılık bir kaygıyı yaşatmaya kimin hakkı var?
 
Kimseyi ve herhangi birini töhmet altında bırakmak için değil ama bizzat yaşadığımız olaylardan yola çıkarak bunları söylüyoruz. Arsin’in Küçükhara, ya da Yeniköy’ünde bizimde akrabamız olan bir şehit cenazesine gitmiştim. Haber yapacağım ama yeterli bilgi yok. Cenaze sahiplerine yanaştım ve beni de tanıdıkları için usulca sordum, “nasıl şehit olmuş” diye ama bana gayet mağrur ve de mazlum bir halde, “bilmiyoruz, bize tabutu açmayın, eğitim zayiatıdır. Dediler” sadece o kadar. Şimdi benim kafamda o anda neler esti geçti. Bir anneye babaya gösterilmekten imtina edilen “şehit”ler verdik? O şehitlerin kimine “şehit” dendi kimine de “eğitim zayiatı” yani tam şehit değil? Bunun ölçüsünü, kim nasıl koyuyor? Askerlik şubelerine, afişler asılarak “anneniz başörtülüyse, babanız sakallıysa yemin törenine gelmesin” diyerek, benim çocuğumu askere alan bu devlet, bana çocuğumun “askerlik yemini” törenini çok görüyorsa, ben bu askerin ve bu kurumun bana şehit törenlerinde söylediği sözlere ne kadar inanabilirim ki?
Kendi içinde çelişkisi olan bir kuruma benim inancım neden tam olsun? Bunları yaşayan bizleriz, bunu herkes gördü, yaşadı, şimdi bana bir komutanın ne demiş olması neyi ifade eder ki? Tabutları açtırmayan, anneye, babaya öz oğlunu göstermeyen zihniyet, benden bir şeyler gizliyor ve saklıyordur diye düşünmez mi insan?. Bende bu kuşkular ömür boyu sürecekken, ben o şehit mezarının bayrağının solmamasının mücadelesini hangi yürekle vereceğim?
 
Bu ülkede askerliği sadece yüksek maaş alanlar mı yapıyor? Biz askerlik yapmadık mı bu ülkede, asker dilinin neyi niçin neden söylediğini anlamayacak kadar aptal mıyız? Bu ülkenin sadece aptal olmayan Subay ,Assubayları mı var? Biz hem çocuğumuz askere gönderecek ve hem de aptal olan taraf olarak ömür tüketeceğiz öylemi? Bizden bunu bekliyorlardı ve biz bu sınırın dışına çıkınca da o “ Devlet garantili” dokunulmazlıklarının arkasına sığınarak bize her istediklerini yapma ve söyleme hakkını onlara bırakacağız öyle mi? Askerin eline el bombasını verip, cezalandıran bir komutanın bu anlayışı sadece verdiğimiz 4 şehit olayımızda mı var? Başkaları yok mu bunun? “yaşa varoolll harbiye” öylemi? Biz bu ezberi bildik de, o Harbiye’nin de biraz sivil insanların özgürlüğünü bilmesi ve hakkını hukukunu teslim etmesi gerekir. Kimse kimsenin kulu kölesi değildir. Asker bu ülkede maaşını alarak görev yapıyor ve o aldığı maaşının karşılığını ödüyor ama vatandaş, maaş almadan sadece devletinin bekası için çocuğunu o askerlere emanet ediyor. Aşağılansın, eline el bombaları verilerek öldürülsün diye değil. kimse kimseye keyif bağışlamasın, herkes kendi görevini hakkıyla yapsın, kimse başka ihsan istemez, bundan emin olun.
 
 Neyse biraz fazla açıldık dönelim konumuza. Şimdi Bu “Milli birlik projesi”, “kürt açılımı” veya “demokratik açılım” siz nasıl anlarsanız o açılım nedeniyle ülkemize birer “PKK barış elçisi” diye girenlerin karşılanmalarındaki aşırı ve abartılı o davranışlar, elbette bir meydan okuma edasıyla yapılıyor değillerdir!. Onlar, kendi ailelerine, kendi akrabalarına dönüşü öyle yapıyorlar yoksa o davranışları bizlere yönelik değil ki! Onlar zaten bizi hesaba katmıyorlar ki, kendileri “zılgıt” çekip, eğleniyorlar. Yani tüm yaptıkları, kendi dillerinden olan insanlara yönelik çünkü bizim anlamadığımız ve de anlayamayacağımız dili seçerek konuştular. yani hep Kürtçe konuştular, eğer bize bir şeyler göstermek ve anlatmak isteselerdi bize Türkçe konuşur ve bizim de anlamamızı sağlarlardı. Demek ki bize bir lafları yok, onlar kendileri söylüyor kendileri dinliyorlar. Bize kem söz ederlerse Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir’in en sevdiği küfürü “ker kure kere” (Eşşoğlu eşek) der, kızgınlığımızı ifade ederiz  o zaman bize ne? Onun için sabırlı olmalıyız, çünkü sabrın sonu selamettir , sizlerde bilirsiniz bunu öyle değil mi? Kalın sağlıcakla.
 
Not: Bu yazım aynı zaman da www.karadenizolay.com , www.kuzeyhaber.com , www.24haber.net ve Hizmet Gazetesi’nde yayınlanmaktadır. (mka) 

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Üye değilseniz hemen üye olun veya giriş yapın.