Devlet Bahçeli'nin Akar'a verdiği silah nerede?



M. Kemal AYÇİÇEK – 10 Nisan 2017

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Genel Kurmay Başkanımız Org. Hulusi Akar’a hediyesi olan bir tabanca, 15 Temmuz hain darbe teşebbüsü sırasında çalınmış ve hala kayıp, nerede olduğu da bilinmiyor! Bahçeli’nin klasik koleksiyon merakını herkes bilir, öyle olunca da ister istemez bu hediye tabancanın da önemli olduğunu düşünüyorum. Bunu nereden öğreniyoruz, Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Yüksel Kocaman, 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi sırasında Akıncı Hava Üssü’ndeki eylemlere ilişkin 570 klasörden oluşan, 4 bin 658 sayfalık iddianameyi mahkemeye gönderdiği o iddianameden. İddianamenin 304-310 sayfaları Org.Hulusi Akar’ın ifadesini içeriyor, işte o ifade;


“Genelkurmay Başkanı Org. Hulusi AKAR‟ın, 19.07.2016 tarihli ifadesinde: "Yaklaşık 1 yıldır Türkiye Cumhuriyeti Genelkurmay Başkanı olarak görev yapmaktayım. Devletimizin bir süredir FETÖ/PDY terör örgütü ile yürüttüğü mücadele bizim de kurumsal olarak azami dikkat ve hassasiyetle içinde yer aldığımız bir mücadele olup bu yıl yapılacak Ağustos şurasında Silahlı Kuvvetler içerisindeki bu yapının alacağı ağır darbenin hazırlıkları yapılmaktaydı. ġu an geldiğimiz noktada bu terör örgütünün bunu muhtemelen öngörerek hiç kimsenin belki de tahayyül edemeyeceği gözü dönmüşlükle ve alçaklıkla sivil insanları katletme, TBMM'yi bombalama, kendi silah arkadaşlarına ve birliklerine taarruzda bulunma, Emniyet birimlerini bombalama gibi akıl almaz eylemlere girişip böyle bir darbe teşebbüsünde bulunduğunu düşünüyorum.

Özellikle Güneydoğu'da bölücü terör örgütüne yönelik Emniyet, Valilikler, Siyaset kurumu, Adalet Teşkilatı, İstihbarat ve Silahlı Kuvvetler hepsi mükemmel bir koordinasyon ile büyük bir titizlikle başarılı sonuçlar elde etmekte iken Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine yönelik olarak tertiplenen bu alçak darbe teşebbüsü ile tarihimize kara bir leke sürülmüştür. Bu genel değerlendirmemin ardından olay gününe gelecek olursak; Kalkışmanın başladığı 15/07/2016 günü saat 17:00 - 18:00 sıralarında ben makamımda çalışırken 2. Başkanım Yaşar GÜLER yanıma gelerek kendisine MİT'ten gelen bilgi ile bu akşam içerisinde Kara Havacılık Okulundan 3 helikopterin görevlendirilmesi ile bir faaliyet icra edileceği yönündeki istihbaratı bana iletti. Bu bilgi ile ilgili görüşmek üzere MİT'ten bir heyetin yolda olduğunu söyledi.

Bilginin geldiği makam itibarıyla ciddiye aldık ben, Yaşar Paşa ve Kara Kuvvetleri Komutanı Salih Zeki ÇOLAK ile acilen alınacak tedbirleri tartışmaya başladık. Derhal ve öncelikle; karargahımızdaki SKKHM ile görüşüp sadece Ankara hava sahasının değil tüm Türkiye hava sahasında bulunan askeri helikopter ve uçakları kapsadığını, dolayısıyla havada bulunan askeri uçak ve helikopterlerin üstlerine dönmesi, yeni kalkışlara da engel olunmasına ilişkin emrimi ilgili komutanlara verdim. 2.Başkan Yaşar GÜLER de bu emri Hava Kuvvetleri Komutanlığı Harekat Merkezine iletti ve bu şekilde tüm askeri hava araçlarının uçuşlarının durdurulması emrimiz ulaştırılmış oldu. MİT'ten gelen bilginin teyidi ve netleştirilmesi bakımından ve bilgide belirtilen uçuş faaliyetinin somutlaşması ihtimaline binaen bu hususun açıklığa kavuşturulması için Kara Kuvvetleri Komutanına derhal gereken en hızlı ve etkili tedbir ile işin üzerine gidilmesi için emirlerimi verdim. Kurmay Başkanı, Merkez Komutanlığından ve Adli Müşavirlikten personeller alıp Kara Havacılık Okuluna derhal gitmesi, olayı tereddüde yer bırakmayacak şekilde çözüp idari ve adli tedbirleri ivedi bir şekilde almasını talimatlandırdım.

Gittiğinde de devamlı bilgi vermesini söyledim. Değerlendirmelerimizde gelen bilginin daha büyük bir planın parçası olabileceğini mütalaa ettik ve aldığımız bu tedbirlerle yetinmeyerek Ankara Garnizon Komutanı Korg. Metin GÜRAK'ı telefondan arayıp bizzat Etimesgut Zırhlı Birlikler Tümenine gitmesini, hiçbir tankın ve zırhlı aracın hiçbir sebeple birlik dışına çıkmasına müsaade edilmemesi yönünde tedbirler almasını emrettim. Bu şekilde öncelikle tedbirleri aldıktan sonra toplantımız bitti. Ben çalışmalarıma makamımda devam ettim. Gelişmeleri de bir yandan takip ediyordum. Tam emin olmamakla birlikte muhtemelen saat 21:00' e doğru arkam kapıya dönük bir şekilde yuvarlak toplantı masasında çalışırken kapı çaldı, ben "gir" dedim ve hatta "kimsin bu saatte" gibi bir şey de söyledim. Baktığımda Karargahta görevli Proje Yönetim Daire Başkanı Tümgeneral Mehmet DİŞLİ‟nin geldiğini gördüm. Mehmet DİŞLİ oturmakta olduğum masadaki sandalyelerden birine oturup heyecanlı ve geçmişte bildiğim ve alışık olduğum ruh halinden farklı bir tarzda "komutanım operasyon başlıyor, herkesi alacağız, taburlar, tugaylar yola çıktı, biraz sonra göreceksiniz" gibi şeyler söyledi.

Ben ilk önce anlamlandıramadım, cümle içerisinde belki uçaklar demiş olabilir, ancak bunun bir kalkışma olarak ifade edebileceğim bir operasyon olduğunu anladım ve hiddetle "ne diyorsun ulan sen, ne operasyonu, sen manyak mısın, sakın ha" şeklinde bağırdım. Arkam kapıya dönük olduğu için kapının açık olup olmadığını fark etmedim. İkinci başkanın nerede olduğunu, diğer komutanlarının nerede olduğunu sordum.


Kendisi heyecanlanmayın, rahat olun, gelecekler gibi laflarla karşılık verdi. "benim seninle bir başkası ile böyle işlerin içerisinde olanlar ile hiçbir işim olamaz, sen benimle ne biçim konuşuyorsun, kim bunlar, siz kimsiniz" gibi soruları sürekli hiddetle sıralıyordum. Haliyle çok öfkelenmiştim. Netice olarak gittikleri yolun yanlış olduğunu, büyük bir bataklığa battıklarını, cezasını çekeceklerini, hiç olmazsa bir erkeklik gösterip başkalarını bu işe
bulaştırmadan ve ölüm kalım olmadan bu işi sonlandırmalarını, hemen giriştikleri bu girişimi durdurmalarını söyledim. Fakat ikna edemedim. Kendisi benim böyle hiddetli karşı çıkmama rağmen sinirlerine hakim olmaya çalışıyordu ve sakin görünerek "komutanım bu iş bitti ve herkes yola çıktı" anlamında şeyler söylüyordu. Bir ara Mehmet Dişli sanırım dışarıya doğru hareketlendi, bende gayri ihtiyari yönümü kapıya döndüğümde Serdar Yüzbaşı, Abdullah Astsubay ve Levent Yarbayı gördüm. Levent Türkkan Yarbay benim Emir Subayımdır.


Astsubay Abdullah koruma timinden bir astsubaydır. Yüzbaşı Serdar'da emir subay yardımcısıdır.Ayrıca bunların dışında Özel Kuvvetler Komutanlığından olduğunu değerlendirdiğim ve tam teçhizatlı, eğitim kıyafeti giymiş, silahlı, miğferli personel dikkatimi çekti. Odanın içerisine hızla ve aniden girmeye kalkıştıklarını fark edince ayağa kalktım ve o esnada Levent Türkkan "komutanım otur, kalkma, sakin olun, zorluk çıkartmayın" şeklinde bağırdı. Beni birisi iterek sandalyeye oturmamı sağladı ve o esnada arkadan bir başkası elinde el havlusu tarzında bir şeyle hem ağzımı hem burnumu kapatarak nefes almamı engelledi. Bu esnada kolunu boğazıma doladı, sıktı, askeri kıyafete ait ip türü bir cisim boğazıma sürtünmesiyle, o anda nefes almakta güçlük çektiğim için debelenirken ve ellerimle burnumu açmaya çalışırken bir başkası plastik kelepçeyi bileklerime taktı. Benim bu şekilde direnmem üzerine burnumu açacak şekilde ağzımı kapattılar, bağırmamı engellemek istedikleri açıktı.


Nefes alma düzenim yerine gelince birazcık sakinleştiğimi gördüler ve ağzımı kapattıkları havlu benzeri kumaşı çektiler. Bu mücadele sırasında kelepçenin bileklerime verdiği acı nedeniyle yeniden bağırmaya başladım. Çıkartmalarını söyledim ve hatta ayağa kalktım, o esnada Levent Türkkan'ın elinde tabanca ile "komutanım sakin olun, vururum, sıkarım " gibi şeyler söylediğini işittim. Hatta ben bir iki adım daha atıp kendisine "SIK ULAN" diye
bağırdım. Gözlerinde sıkmakla sıkmamak arasındaki robotik tereddütü gördüm. Bu arada elimi sıkan kelepçeleri açmalarını istedim ve tahminen Mehmet Dişli'nin onayıyla bir komando bıçağı çıkarttılar, kör bir bıçaktı ve askerlerden biri kelepçeyi kesmeye çalıştı, fakat bir süre daha açamadılar, hatta ben yine hiddetlendim, bağırdım. Tekrar ikinci kez uğraşıp kelepçeyi kestiler.


Bu şeklide beni arkamda biri olacak şekilde bir koltuğa oturtarak etkisiz hale getirdiler. Dışarıdan alçak uçuş yapan uçak ve silah sesleri işitmeye başladım. Tekrar hiddetlenerek yukarıda belirttiğim gibi bağırmaya başladım. Ancak beni dinlemiyorlardı. Bir müddet sonra lavaboya gitmek istediğimi söyledim. Benimle birlikte geldiklerini görünce terbiyesizler, ahlaksızlar diye bağırdım. Abdullah astsubay ve Serdar Yüzbaşı hiç etrafımdan ayrılmıyorlardı. Sürekli gözetim altında tutuyorlardı. Abdullah astsubayda arkadan ayrılmıyordu. Epeyce bir zaman geçti. Televizyon açık olmasına rağmen ve dışarıda uçak seslerini, silah seslerini duyduğum halde bu yönde bir haber o ana kadar çıkmadı. Hemen ardından boğaz köprüsünde askerin kestiği görüntüler ve buna ilişkin haber TV'de yayınlanmaya başladı. Hepsi gayet soğuk kanlı hiç bir şekilde konuşmayıp yorum yapmayacak tarzda beklediler. Ve bir müddet sonra gidiyoruz deyip beni aldılar.

Montumu,kepimi ve çantamı istedim, cep telefonum Emir Subayı odasında kaldı. Montumu ve kepimi sanırım elime verdiler. Çantayı kendileri getireceklerini söylediler. Kapıdan çıktığımda tam teçhizatlı kafasında çelik miğfer ve silahlı bir şekilde ürkütücü bir yüz ifadesi ile karşıma çıkan asker şahıs dikkatimi çekti. Sonradan, bu kişinin Kurmay Albay Fırat ALAKUŞ olduğunu öğrendim. Fuaye alanında ve katta tam teçhizatlı askerler tertibat almışlardı. Merdivenlerden beni indirdiler. Bir askerin önümde namlusu bana doğrultulmuş tam otomatik silah ile geri geri gitmesi dikkat çekiciydi. Yine bağırdım. Ne yapıyorsun lan diye sinirlendim.

Dışarıya çıkardıklarında Atatürk heykelinin olduğu yerde bir helikopter bekliyordu.
Helikoptere bindirdiler. Ben çantada gözlüğüm olduğunu söyleyerek bir kaç kez tekrarladım. Fakat getirmediler. Helikopter havalandı. Nereye gittiğimizi söylemediler. Bende sormadım. Helikopterdeki silahlı askerlerin namlusu üzerime dönüktü. Mehmet Dişli de helikopterde idi. Bir süre uçuştan sonra iniş yaptık. Nereye getirdiklerini sordum. Akıncı üssü olduğunu söylediler ve beni orada bir minibüse bindirerek bir binaya götürdüler. Binanın üs komutanlığı binası olduğu yazıyordu ve sivil kıyafetli, askeri kıyafetli pek çok kişi silahlı olarak bekliyordu. Üs komutanın odasına götürdüler ve Tümg. Kubilay SELÇUK ayakta bekliyordu. Bir kanepeye oturttular. Bir ara Org. Akın ÖZTÜRK yanıma geldi, üzerinde tişört ve pantolon vardı. Tek başına benim yanıma gelmişti. Hem bu durum nedeniyle hem onu gördüğüm için çok şaşırdım, ve burada ne yaptığını sordum. Bugün yanında eşli olduğu şekilde Kara Kuvvetleri Komutanı ile birlikle İzmir'den Komutanlığa ait bir uçakla geldiğini, üsteki lojmanda oturan kızının evinde iken Abidin ÜNAL'ın telefon ile araması üzerine üsten birilerinin uçaklar kaldırdığını ve bu hususa göz kulak olması gerektiğini belirttiği için buraya geldiğini anlattı. Hatta bu hususu söylediğini anlatmaya çalıştığını, ancak dinlemediklerini söyledi, ona da olayın başından beri konuştuklarımı söyledim.


Tuğa. Ömer HARMANCIK ve Tuğg. Hakan EVRİM'i gördüm. Yukarıda ilk kısımda söylediğim sözlerin benzerlerini, yaptıklarının yanlış olduğunu, akıllarını kaybettiklerini, bu devirde böyle bir şey olamayacağını bağırdım. Suriye'yi, Mısır'ı görmüyor musunuz. Bu tür olayların ülkemizi yıllarca ne kadar geriye götürdüğünü bilmiyor musunuz mealinde sözler sarf ettim. Hiç umurlarında olmadı. Ömer HARMANCIK elinde 2 yapraktan oluşan bir metni önce okudu ve ardından elinde bana uzatarak "komutanım siz şunu bir okuyun ve bunu imzalayıp TV de okursanız her şey çok güzel olacak, herkesi alıyoruz, herkesi getiriyoruz" dedi. şiddetle ve hiddetle reddettim "kendinizi ne zannediyorsunuz, siz kimsiniz, topladığınızı söylediğiniz ikinci başkan, kuvvet komutanları nerede, bakanlar nerede, elinizde kim varsa getirin, sizin başınız kıçınız kim " diye bağırdım.


Bunun üzerine Hakan EVRİM "dilerseniz sizi kanaat önderimiz Fethullah GÜLEN ile görüştürürüz'1 gibi bir şey söyledi. Ben kimse ile görüşmem diyerek tersledim. Ardından Akın ÖZTÜRK dışındakiler odayı terk ettiler. Üs komutanın odasına takriben 00:00'a doğru girdiğimizi düşünüyorum. Akın ÖZTÜRK Paşaya da aynı şeyleri söylüyordum. Bana kendisini dinlemedikleri gibi şeyler söylüyordu. Abdullah astsubay bir müddet daha oturduğum odada durdu. Hatırladığım kadarıyla, orada üs komutanının emir astsubayı olduğunu değerlendirdiğim bir şahıs vardı.Tutulduğum yerde belli bir süre daha geçmişti ki, TV kapandı. O arada yaptığınız ayıp, hiç olmazsa askeri hattan eşime haber vermek için telefon bağlamalarını istedim. Telefonla görüşüp eşime askeri hattan Akıncı üssünde olduğumu ve kendilerine iyi bakmalarını söyledim. Olayların sonunda anladım ki, eşim bu bilgiyi ilgililerle paylaşmış. TV 2-3 saat sonra açıldığında ekranda TBMM'nin, Emniyet binalarının bombalandığını yazıyordu, zaten sürekli uçak sesleri devam ediyordu. Sinirlendim bağırıp çağırmaya başladım , bunun üzerine geldiklerinde Ömer ölümü göze aldıklarını söyledi. Hepsi robot gibiydi adeta.


Bir zaman sonra Mehmet Dişli tek başına yanıma uğradığında aynı şeyleri söyledim, ancak kendisini dinlemediklerini belirtti. Çoğunlukla Amiral Ömer HARMANCIK konuşuyordu. TV görüntülerinde Sayın Cumhurbaşkanımız ve Sayın Başbakanımız ile bazı bakanların beyanları, olaylardaki gelişmelerde halkın darbe teşebbüsüne canları pahasına direnişi, ilerleyen saatlerde bazı askerlerin teslim olmaları ya da vatandaş yahut polislerce kontrol altına alınmaları gibi gelişmeleri takip edince yanımda bulunan bu 4 kişinin genel görünüşleri, tavırları değişmeye başladı. Gözlerinde umutsuzluğu farkettim, moralleri iyice bozulmaya başlamıştı. "yeteri kadar batağa battınız, hiç olmazsa bir erkeklik gösterip burada kesin, diğer insanların ölmelerini engelleyin, gün aydınlanmadan ortalıktaki tank top vs.ne varsa çekin, yeteri kadar rezil ettiniz, daha fazla rezil etmeyin, balkan savaşından beter ettiniz, silahlı kuvvetlerin tarihine leke sürdünüz, gideceğiniz tek yer cumhuriyet savcısı, askeri savcı ve inzibattır, gidip teslim olun, beni de gönderin" şeklinde daha da hiddetli ve yüksek sesle birkaç kez haykırdım.


Hiç cevap vermediler. Bir süre sonra dışarıdan patlama sesleri gelmeye başladı. Pistlerin bombalandığını kendileri söylediler, Kurtulduktan sonra öğrendim ki, kendi uçaklarımızın isyancı bu hainlerin uçak kaldırmasını önlemek için bu taarruzu yapmaktaydı. Onlara yine yukarıda yazdığımız mealde bağırdım, yol yakınken dönmelerini, teslim olmalarını istedim. Darbeci hainlerin morallerinin zaman ilerledikçe çöktüğünü gözlemliyordum. Öncelikle boğaz köprüsünden teslim olan tankçılara ilişkin görüntüler ancak çok daha önemlisi Sayın Cumhurbaşkanımızın Atatürk Havaalanında canlı yayında toplanan kalabalığa olan hitabı darbeci hainlerin bütün ümitlerini sanırım yok etti. Çünkü o andan sonra Ömer ve Hakan'ı bir daha görmedim. Bu noktada artık yapacakları bir şey de kalmadığını yine hem silahlı kuvvetlere hem Türk tarihine bundan büyük kötülük yapılamayacağını, battıklarını, hiç olmazsa gençleri düşünmelerini, masum insanları düşünmelerini, hava bombardımanım bitirilmesini, kara birliklerini kışlalarına döndürmelerini artık sesimin çıkabildiği en şiddetli ton da ve hiddetlice suratlarına haykırıyordum. Karşımda Kubilay ve Mehmet'i hatırlıyorum.


Sinmiş vaziyetteydiler. Hala hiçbir yorum yapmıyorlardı. Ama gözlerinde korku ve endişe görülüyordu. Saat sanırım 08:30 - 09:00 sıraları olmuştu. Beni Başbakanımız yahut Cumhurbaşkanımız ile görüştürmelerini söyleyerek; teşebbüsü sona erdireceklerini, adalete teslim olacaklarını ve dışarıdaki tüm askeri unsurları kışlalarına çekeceklerini belirtirsem daha fazla zayiata meydan vermeden bu işi bitirmenin mümkün olacağını anlattım. Zira artık, üs dışarıdan bombalanıyordu. Giderek işin içinden çıkılmaz hale gelebilirdi.Kendileri bu noktada artık bir şey başaramayacaklarını sanırım gördüler ve sizi görüştüreceğiz dediler. Bir cep telefonu getirip Sayın Başbakan ile görüştürdüler. Durumu anlattım, telefonla konuşurken orada bulunan tüm bu hainlerin gözlerinin içine baka baka Sayın Başbakanımıza "hiç bir pazarlık söz konusu olamayacak, askeri savcı, cumhuriyet savcısı, polis ve inzibata teslim olacaklar" dedim, benzeri şekilde MİT Müsteşarını aradım ve bilgi verdim.

Akın ÖZTÜRK Paşa benim götürüleceğim anlaşılınca " komutanım bende sizinle geleyim" diye söyledi. Ben pozisyonu itibarıyla ve gece boyunca şahsı ile yaşadığım izlenimler karşısında bunun uygun olmayacağını düşündüm ve "sen burada kal, kızının evi burada" dedim. Fakat sürekli ısrar ediyordu, onu üs binasında bırakıp çıktık. Araçla helikopter pistine gittik, orada pek çok helikopter vardı. Gelen giden hareketlilik gözlemledim. Birisi bir helikopteri işaret etti ve onu çalıştırdılar. Fakat üsten kalkan helikopterlere ateş edilebileceğini birisi söyleyince Genelkurmay Başkanının içerisinde olduğunun belirtilmesi gerekir gibi bir şey söylendi. Hatta ben Mehmet Dişli'ye "sen de kal" dediğim halde bu hususu belirterek ben telefon ile irtibat kuracağım dedi. Helikopter hareket ederken telefon ile bu durumu bir yerlere iletti. Helikopter havada iken de bir yerler ile de irtibat halindeydi. Sonuçta Çankaya Köşkündeki Başbakanlığa iniş yaptık. Başbakanlık Müsteşarı bizi karşıladı. Ben ve peşimde Mehmet Dişli geldi. Açıkçası arkamdan gelenleri kontrol etmedim. Başbakanlık binasına girdik, bu şekilde bende hürriyetime kavuştum. Müsteşar bey ile baş başa iken bana peşimden gelen kim olduğunu sordu, ben yaşadığım olayları kısaca özetledim ve Mehmet Dişli'nin gözaltına alınmasının uygun olacağım değerlendirdim. Zaten bilahare gözaltı işlemi yapıldığını öğrendim. Olayların ardından karargaha ikinci Başkanım Org. Yaşar GÜLER benden önce gelmişti. Bana anlattığı bir gariplik, ki makamınız da incelemelerinde tespit etmiş olabilir.

Odamın gayet toplu ve düzenli olduğu hususudur. Oysa ben çalışmakta iken odadan an şiddet kullanılarak ve zorla götürülmüştüm. Makam ve dinlenme odasında masa, sehpa, etejer, üzerilerinde kitap, kırtasiye malzemeler, çikolata, yiyecek, içecek, gazete küpürleri, hediyelik eşyalar nedeniyle normalde kalabalık görünmesine rağmen çok sade ve düzenli bulunmuş. Ayrıca bazı eşyaların kaybolduğu, iki biblonun yerlerinin değiştirildiği anlaşılmıştır. Nitekim Sayın Devlet BAHÇELİ tarafından hediye edilen ve odamda hatıra maksatlı duran tabanca ve beni götürdüklerinde Emir Subayı odasında kaldığını düşündüğüm şahsi cep telefonum halen bulunamamıştır. Bu husus, bende makamın bir başkası için hazırlanmış olduğu kanaatini doğurmuştur. Makamımda rutin çalışmalar sırasında çekilmiş bir kısım fotoğrafları sunuyorum.

Tüm bu yaşananlar, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ve özelde TSK'nın paralel yapı olarak da adlandırılan teröristler ile mücadele etme azim ve kararlığının ne kadar önemli olduğunu ortaya koymuştur. Bu darbe teşebbüsünü planlayanlar, uygulamaya koyanların bu örgüt mensupları olduğuna inanıyorum. Bu çılgınlığa girişmelerinde; Ağustos şurasına ilişkin yaptığımız kapsamlı, ciddi ve titiz çalışmalarda bu örgütün büyük bir darbe yiyeceğini anlamasının en önemli etken olduğunu düşünüyorum. Ayrıca ikinci Başkanım ile beraber çevremizdeki personellerin bir kısmının bu örgüt ile bağlantılı oldukları hususunda şüphelerimiz gelişmişti, şurada çok ciddi adımlar atacaktık. Bunun dışında; bu terör örgütü ile ilgili yargıda devam eden soruşturma ve davalarda gelinen aşamalar Devletin tüm kurumlarının bu konuda aldığı mesafe de, gözü dönmüş bu hain teröristleri bu teşebbüse iten bir diğer sebeptir. Bu yapılanmanın içinde olan şahsıma, milletime, silah arkadaşlarıma, emniyet mensubu kardeşlerime, devletin kurumlarına, Türk tarihine, medeniyetimize bu derece zarar veren her bir kişiden ayrı ayrı şikayetçiyim. Türk Silahlı Kuvvetlerinin, şehitlerimizin ve gazilerimizin kanı ve teri pahasına büyük kahramanlık ve fedakarlıklarla kazandığı haklı itibarına bir günde kara bir leke süren bu hainlerin yaptıkları asla unutulmayacak ve inanıyorum ki hak ettikleri cezayı en ağır şekilde alacaklardır." dediği” diye diğer ifadelere yer veriliyor.

Tam da referandum haftasın da okumayanlara kolaylık olsun diye Genel Kurmay Başkanımız Org. Hulusi Akar’ın ifadesinin önemli olduğu kanaati ile 16 Nisan 2017 Referandumunun ülkemiz ve milletimizin bekasına vesile olması temennisi ile kalın sağlıcakla.
 

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Üye değilseniz hemen üye olun veya giriş yapın.