Devletin malı deniz, yemeyenler?

 İstanbul Silivri başta olmak üzere yağışların yol açtığı felaketlerde çok sayıda vatandaşımız canından oldu. Kayıp olan vatandaşlardan ulaşılamayanlar var. Ekranlarda yazlık villaların içinden yapılan yayınları izliyoruz, denize sürüklenmiş onlarca aracı görüyoruz. Sel afeti yaşanan yerlerde talan olaylarını da gördük. Ganimetçilere  göre, sel sularında akarken gördükleri o eşyaları, bardak, çanak, çömlek de “devlet malı” gibi kendilerine helaldi(!). Öyle ya o havalardalardı. Millet can derdinde onlarsa milletin mallarının peşindelerdi. Ama bu ülkede bu hep böyle olmuş, dereler de denizlerde aynı mantıkla talan edilmemiş mi?
 
Sel suları denize ulaşmak için önüne neresi çıktıysa  o engelleri aştı ve denize ulaştı. Dereler, denize sevdalıdırlar. Kilometrelerce de uzasalar, nihayet o sevgilileriyle yani denizle buluşurlar.  Bunu yapılan barajlarda, bentlerde önleyemez. Hep felaketlerde güzel şeyler düşünüyoruz, söylüyoruz ama felaket olduğu yere zarar verdikten sonra da o zararı gören vatandaşlarca da unutuluyor. Yine söylenen sözler havada kalıyor. Şimdi bu sel felaketinin ardından biraz düşündüm, denize nazır, sıfır o villalar, evler, katlar ve sahipleri, o konutlarında rahat oturabiliyorlar mıydı? 
 
Yani bu ülkede gerçekten “Devlet malı Deniz” olmuş, yemeyenlerse “keriz” olarak ömür törpülüyorlar öyle ya!. Böyle bir ülke, böyle bir devlet olur mu? Sahiline sahip çıkamayan, denizine dokundurtan, hatta talan ettiren Devlet olabilir mi? Nerde görülmüş öyle denize sıfır villalar, tripleks villalar ve yazlıklar. Adamlar, Milletin malı olması gereken denizi nerdeyse kendi özel mülklerinin havuzuna dönüştürmüşler.  Oysa Deniz, Milletin malıdır. Bize öyle öğretildi, yoksa yanlış mı anladık o öğretilenleri? Yoksa nesil değişince bizden sonrakilere mi mubah kılındı Denizin yağmalanması? O denizlerde bu ülkenin tüyü bitmemiş insanının hakkı yok mu? 
 
Şimdi bu ülkeyi yönetenlerin bu durumlara biraz “millet” yönünden bakması gerekir. Denizlerin daha fazla özel havuz haline dönüştürülmeden Devleti yönetenlerin bu işe bir dur demesi lazım. Devlet, derelerde de denizde de etkin ve adaletli olmalı. Ne dereler, ne de denizler kimsenin babasının tapulu malı değildir. Bu iş, buraları tapulu mal halinde kullananlarin vicdanlarına havale edilecek kadar basit görülmemelidir. Yetki kimdeyse, o yetkiyi felaketlerin olmasını beklemeden hakkaniyetle yapması için bu millet onlara yetki veriyor. Yoksa denizlerin, dere yataklarının birilerine ahbap-çavuş ilişkileriyle peşkeş çekilmesine seyirci kalsınlar diye değil.
 
Trabzon’un Araklı ilçesi kaymakamı Avni Kula, Karadere boyunda dereye musallat olmuş bir ailenin saldırısına uğramış. Kadının belinde silah var, iki de oğlu. Kaymakam ürkmüş, “vatandaş” demiş sabretmiş ama kadın kaymakamın üzerine daha fazla bağırarak adeta azarlayarak yürümüş. Vatandaş, Devlet’e meydan okumuş yani. Elinde silahı orağıyla hem de. Ne demiş kaymakam peki, “Dere yatağına ev yapmayın, derenin üstüne ev olmaz, yarın Allah korosun bir sel durumunda mağdur olacaksınız, sınırlara tecavüz etmeyin”. Sadece dememiş, o kadının iki oğlundan birine çimentosunu, demirini vermiş yardımcı olmuş, yine müdahale bitmemiş, bu kez kadının diğer oğlu kazığı dikmiş yolun ortasına, “bende hak isterim, bana da yardım edin” diye. Kaymakam, ne kadar “Devlet” hassasiyetini özenle korumaya çalışmışsa vatandaş, efelenmişte efelenmiş. Koskoca devletin kaymakamına meydan okuyacak kadar ileri giden ve küstahca da kaymakamın üzerine yürüyen böyle cazgırcı tiplere boyun eğile eğile bu ülke de ne işgal edilmemiş dere yatağı ve ne de deniz kenarı kalır.  
 
Onun için Devlet ve onu yönetenlerin milletin hakkı olan her yere sahip çıkması ve gerekirse sadece bu konuda dere ve deniz işgallerine karşı acımasız ve kalıcı bir yasa hazırlayarak bunu yürürlüğe sokmalıdır. Yoksa, Milletin malı olan deniz, birileirnin özel havuzu gibi görülmeye ve de sahiplenilmeye devam eder. Böylesi bir pespayelik bu ülkeye yakışmaz. O denizde tüyü bitmemiş insanında hakkı vardır, Erzurumun Pasinlerindeki seyfettinin de hakkı vardır, Edirnedeki zekinin de hakkı vardır. Artık, Devletin kabile anlayışından sıyrılıp, bu işi yapanlara fırsat vermemesi gerekir. Kim nerde ne kadar dereyi, denizi, ormanı işgal etmişse onları geriye almalı, Devlet malına sahip çıkmalıdır. Yoksa bu işi kaymakamların inisiyatifine bırakmakla bu işgaller de önlenemez. Kısaca Devlet artık , “Devletin malı deniz yemeyen domuz” anlayışını yaşam felsefesi yapmış tiplere haddini bildirmelidir ve bir daha da müsamaha etmemelidir.
 
 Tabi bunlar yapılırken, bugüne kadar o yağmalanmış alanlardan nasiplenmişlerin (!) de o nasipleri(!) yanlarına kar bırakılmamalıdır. Hem bu sade vatandaştan da değil öncelikle o  Devlet hizmetlerinde hani “Bal tutan parmağını yalar” mantalitesine uymuş, saf ve temiz(!) devlet memurlarından başlanmalıdır. Belki üst düzey bürokratlar dan da bunların hesabı sorulmalıdır. Kim nerde göz yummuşsa, kim nerde suistimal yapmışsa, kim nerde birilerine yağcılık olsun diye talana ve yağmaya imza atmışsa, elbette onlara da “yapanın yanına kar kalmaz” hatırlatılmalı ve buna bir daha yeltenmeleri de önlenmelidir.  Biz Tekirdağ’da denize girerdik incekum’da, sahiller vatandaşındı ama şimdi yazlıklarla, sitelerle deniz parsellenmiş, satılmış, derelerin  kapatılmış, deniz sanki sadece birilerinin haline getirilmiş, bu duruma dur densin. Milletin hakkı, hukuku korunsun, birilerine peşkeş çekilmesine bu nerde olursa olsun fark etmez. Kalın sağlıcakla.
 
Not: bu yazım aynı zaman da www.karadenizolay.com , www.kuzeyhaber.com ,   www.24haber.net ve Hizmet Gazetesi’nde yayınlanmaktadır.

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Üye değilseniz hemen üye olun veya giriş yapın.