Eşkiyanın günlüğü

 Yine çulsuz ve aç olarak uyandığı bir yaz sabahın da, üzerini yarım örten yırtık kıl keçesini üzerinden atıp doğruldu.  Yattığı köşedeki ot döşeğin de vücudunun izi çıkmıştı. Akşamdan çıkarmadığı yırtık pantolonunun gırnaptan kemerinin düğümünü çözerek, evin arkasına geçip duvar köşesinde guruldayan karnının sıkıntısı dindirdikten sonra tekrar duvarlarından ışık sızan evine döndü. Etrafta göz gezdirdi, acıkan midesine atacak bir şeyler aradı. Bulamamıştı, canı sıkıldı gene. Kirli ve yırtık altıgen şapkasını başına yerleştirip dışarı çıktı, güneşli bir Karadeniz sabahında gözleri kamaşmıştı. Taş basamaklardan inerek fındıklığı ikiye bölen patika yoldan geçerek mahalleye yöneldi. Lengur (uzun boylu) Hasan’ın kapıda durup seslendi- lenguuuur …. 
İçerden
 – Hee ula , gel içeri, kapı açuk.
 Sangasız, aralık duran kapıdan içeri sızdıktan sonra gözleri loşlukta Hasan’ı aradı. Ateşi cılız ocağın başında otururken gördü. Yanına gidip oturdu. Selam verdi. O sırada Mepup nenenin  sesi geliyordu.
 – hasan kim geldi ?
 – bizum Mustafa nene . 
            Mepup nenenin pişirdiği kuymağı yedikten sonra dışarı çıktılar. Mustafa cebinden çıkardığı tütünden iki adet sarıp yaktılar. Mustafa 
- foşaya inelim lengur, dere boyuna  yanboli’dan aşağı gelenlerden bir şeyler çıkar . 
            Yokluk yılları, savaşta bir memlekette açlık tüm kapıları ardına kadar açmıştı. Her haneye konuk olmuş, ne üstte bırakmış, ne de başta . varı olan sadece ağalardı, Osmanağa, Gencağa, Kasparağa, Oriağa ve birkaç isim daha. Olmayanlar ise bir gün toksa diğer gün mutlaka açtı. Doymak için ya çalacak, ya dilenecek ya da gasp edecekti fırsatı bulduğun da. Eşkiyalık sıradanlaşmış, Hayatın bir parçası olmuştu. 
Toplum da Adalet ağanın vicdanı olmuş, Devlet ortalıkta yoktu. Adam vurulmadıkça köye gelmeyen jandarmanın terk ettiği otoriteyi merkezde ağa doldurmuş tenhada eşkıya vardı. kah sabahım köründe yoluna çıkar, kah gecenin köründe tenhadan önünü keserdi. Üzerine doğrulttuğu luger marka silahla
 –Ya ! malını , ya canını…
 dediğinde,  evde açlıktan karnı sırtına geçmiş bekleşenlere götüreceğin arpa ekmeğini ve birkaç mecidiyeni elinden alır ve karanlığa dalar kaybolurdu. Eşkıya açtır, eşkıya açıktadır. Eşkıya asker firarıdır. Eşkıya isyandır ağaya. Eşkıya sürüden kovulan kurt’tur. Eşkıya intikam kokar, kendini dışlayan toplumdan alacağı öç vardır. 
Taş kovukları saklar onu gecelerde. Ya da bir Paskaya gece yarısı sessizce girip yatar. Arkasını kollamadan yürüyemez, üç beş adımda hep tereddüdü yoklar, yüreğini ve peşinden gelen sessiz ölümü arar gözleri her defasın da. Terk ettiği bir zamanlar yuvasını özlese de söyleyemez. Kalan ömrünün düşmanları vardır hep, bu ya jandarma’dır ya da ağa’dır. Ama peşinde olansa hep kurşundur. Ne kadar hızlı kaçsa da mermiden hızlı koşamazdı. bilmem hangi mevsim de , bir günün belki sabaha karşı veya gecenin köründe onunla öpüşeceği anı korkuyla beklemek ihtiyarlatır eşkıyayı. 
            Ağalar… Onlar değil mi aç susuz çalıştırdığı insanların emekleri ile zengin olmaları yetmezmiş gibi zorbalıkla hükümranlık sürdüğü köylerde adaletin timsalleri. Gariban köylünün nesi varsa almış elinden en son bir karısı kalmış. Onu da almak için adamlarına bir gece pusuya düşürüp vurdurur ve en son karısını da alırdı nikahına. Millete de açıkta kalmasın aç kalmasın diye “aldım” derdi. 
Adalet timsali merhamet sahibi ağa …. Senin vicdanın değil mi eşkıyayı dağa çıkaran. Senin oğlun askere gitmezken garibanın daha bıyıkları bitmeden askere çağrılması değil mi eşkıyayı dağa çıkaran.
 –önce ağanın oğlunu alın askere bende gideyim 
deyip firar etmişti . Sana isyandı, tarlaları bölerken yaptığın haksızlık yüzünden kendi öz kanından olanı vurup dağa çıkmıştı eşkıya. …. Eşkiya sen emzirdin ağa. Anadolu’nun çorak toprakların da, yemyeşil dağlarında hep kanayan çıbansın sen Ağa ! Yarasın sen.
            Sarma sigaraları bitmişti. Meşelikten aşağıya yollandılar. Patika yolun dikliğinden hızlarını düşürmekte zorlanıyorlardı. Ayaklarının altındaki manda derisinden çarıklar zaman zaman ters dönüyordu. Pantolonunu belinde tutan girnapın ucu açılınca durmak zorunda kaldı. Tekrar bağlayıp Mustafa’nın peşinden yürüdü. Yanbolu deresine indiklerinde. Tahta köprüden gıcırtılar arasında geçtiler karşıya. Değirmenin dönen taşının ve suyun tazyikinin sesi derenin sesine karışıyordu. 
Dere boyu at  yolundan Santa’ya doğru yürüdüler. Akşamın çökmesini bekleyeceklerdi. Yanlarında getirdikleri ekmek ve lor peynirden oluşan yemeklerini dere kenarında yedikten sonra uzanıp biraz uyudular. İkindi sonrasında alacakaranlık çöktüğünde yola çıkacaklar bellerindeki silahları çekip gelen geçeni soyacaklardı, niyetleri oydu. 
O sırada derenin hemen karşısında dimdik fındıklıktan sesler geliyordu. Kafasını kaldırıp baktı Mustafa ihtiyar bir adamla, yanında başında rengi soluk ve yırtık bir Keşan bulunan genç kız olduğu her halinden belli bir kız fındıklıkta ocakların dibinde yaprak süpürüyorlardı. 
– lengurr şu kıza bak nede güzelmiş .
 Hasan da başını çevirip o tarafa baktı. başını onaylar manasında salladı. Mustafa yerinden fırladı ben bu kızı isteyeceğim dedi.
 Lengur 
– sen evlisin oğlum aç karınını ve evdekini doyuramıyorsun bide bunu nasıl bakacaksın? Hem adam sana verir mi evli olduğunu duyunca .
 
–Görürsün 
deyip pis pis sırıttı. Ani bir hareketle yerinde kalkıp derenin karşısına taşların üzerinden atlayarak geçti. Hasan’da peşinden seğirtti. İhtiyarın yanına yaklaşıp selam verdi. İhtiyar elindeki çalı süpürgesinden gözlerini ayırarak. Tanımadığı bu yabancıya şaşkınca baktı. 
-Buyur evladım dedi. 
Mustafa 
– Hacim biz Aho’danız benim adım Mustafa kuluroğullarından.Aha bu da arkadaşım Hasan. Biz Yağmurdere’ye doğru gidiyorduk. Derenin kenarında yemek yerken sizi gördük. Şimdi lafı döndürmeden direk söyleye cem. Bu kızınız galiba ? 
ihtiyar –evet oğlum. 
Mustafa – Benim bir erkek kardeşim var bekar kızınızı çok beğendim Allahın emri peygamberin kavli ile kızınızı kardeşim Ali’ye istiyorum. Verirsen burada Hasan nikahını kıyacak alıp eve gideceğim. Yağmurdere’ye de  gitmekten vazgeçeceğiz. İhtiyar şaşa kalmıştı. 
–oğlum böyle de kız istemek olur mu daha kardeşini tanımıyoruz görmedikte nasıl olacak.?  
Mustafa – Kardeşim bana çok benzer beni görenler hep karıştırır zaten beni nası buldunsa o da aynı gel hayırlı bir işe yok deme . 
İhtiyar biraz düşündü. Yokluk bir taraftan da iyice canını yakıyordu. Evden bir boğaz daha eksileceği için biraz daha rahatlayacaktı. Düşündü düşündü. Mustafa sabırsızlıkla cevabını bekliyordu. İhtiyar kafasını kaldırıp verdim kızımı Allah hayırlı etsin. 
Kızcağız şaşkınlıkla içini çekti ürpermişti. Mustafa gülen yüzünü azcık saklamaya çalışarak ihtiyarın elini sıktı. Hemen tepelerinde sıra dağı göstererek aha evimiz şu yırmağın sırtında buradan yukarı çıktığında direk ilk ev bizimkidir deyip gugulu tepeyi işaret ediyordu. 
            Biraz daha ihtiyarla oturup sohbet ettikten sonra yola çıkma vaktinde ihtiyarla vedalaşıp akşama yapacakları soygunu da unutup iki kişi geldikleri yolu üç kişi olarak geri dönüyorlardı. Zavallı kızcağızda ne olduğunu anlamadan onları takip ediyordu. Evlendiği kişiyi merak ediyordu oysa Mustafa kardeşime deyip kızı kendine almıştı ve bunun tek şahidi de Hasan’dı. 

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Üye değilseniz hemen üye olun veya giriş yapın.