Everest'ten seyredin Türkiye'yi

 
M. Kemal AYÇİÇEK- 9 Kasım 2009 
 
Dünya’nın en yüksek noktasına gidin, mesela  Dünyanın en yüksek noktası Everest tepesi (8.882 m.) Nepal' dedir. Everest tepesine ve oradan bir bakın Dünya’ya, ama taraf olmadan ve taraf tutmadan. Duygularınızı da bir kenara bırakın ve öylece seyredin Dünya’yı. Okyanusları da kutupları da ve kara parçalarını da iyice gezin, Afrika’yı, Asya’yı isterseniz Avrupa’yı da, Rusya’yı, Kanada’yı veya ABD’yi. Sonra sahillerine inin isterseniz bir de denize girin, sonra tekrar o Everest’ten bakmaya devam edin. Ne görüyorsunuz? Bunu kendinize sorun ve cevapları da siz kendinize saklayın, isterseniz benim gibi paylaşın, fark etmez.
 
İnternet mesela, Dünya’da 1971 yılında ilk e-posta ile şekillenirken Türkiye’ye internetin gelmesi bundan 20 yıl sonra yani 12 Nisan 1993 yılıdır. Tabi,  internetin temelleri olan bilgisayarları birbirleriyle konuşturma çalışmalarının 1957 yılına kadar gittiğini hatırlatmamız gerek. Bazı kaynaklara göre ise, internetin temelleri 1962 yılında J.C.R. Licklider’in Amerika’nın en büyük üniversitelerinden biri olan Massachusetts Institute of Tecnology’de (MIT) tartışmaya açtığı “Galaktik Ağ” kavramına dayanıyor. Nerden bakarsanız bakın Türkiye’nin çağın gerisinden gelen bir ülke olduğunu görürüz. Sadece bir örnek oluştursun diye interneti söyledim, siz buradan yola çıkarak artık Türkiye’nin ne kadar Dünyalı bir ülke olup olmadığını, geçirdiği evreleri de dikkate aldığınızda rahatlıkla anlayabilirsiniz.
 
Şimdi o en yüksek tepeden yine soğuk ve rüzgara aldırmadan bir de Dünya’daki Türkiye’ye bakın. Sık sık askeri yönetimlerle hızaya sokulmaya çalışılan ülke insanı, sürekli ülkenin çevresindeki komşularının çok “saldırgan” ve “güvenilmez” ülkeler olduğu, bu yüzdende sürekli savunma sanayinin güçlendirilmesine ayrılan bütçeler, ülkenin tığ gibi delikanlılarından oluşturulmuş bir ordu, tüm insanlarının yaşamlarının bu “ordu mensubiyeti” algılaması içinde olduğu bir ülke. 20 yıl öncesinde Almanya’da Berlin duvarı kaldırılırken, Koskoca Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği (SSCB) dağılırken, istifini bozmayan ve aynı anlayışına devam eden bir ülke. Kısaca Dünya’ya ayak uydurma konusunda pek umursamayan bir ülke. Güya sözde Dünyaya karşı “Demokratik” ama, içerde aslında “Militarist Demokrasi” uygulayan bir ülke Türkiye. Baksanıza, güya 2000 yılında rahmetli başbakan Bülent Ecevit, emir buyurmuşmuş da, bu ülkenin ne kadar şirret internet sitesi varsa hepsinin listesi hazırlanmış, yani internet’ten de “çetele” tutuyor bizim(!) askerlerimiz, iş mi yani?
 
Aslında suya sabuna dokunmadan bir yazı yazayım diyorum ama zaman zaman frenleyemediğimde oluyor, kusuruma bakmayın siz yine de Everest’ten seyretmeyi sürdürün. Bakın bakalım Dünya’nın kaç ülkesinde koalisyonlarla ülkeler yönetiliyor, ve yine bakın bakalım dünya’nın kaç ülkesinde Diktatörlükler var, Türkiye’deki gibi kendisi ve çevresine pozitif enerji veren kaç ülke sayabilirsiniz? Var mı öyle ülke? Daha düne  kadar  Sovyetler Birliği başta olmak üzere sağında solunda aşağısında veya yukarısında ne kadar ülke varsa hepsiyle düşman olan bir Türkiye’den bugün, komşularıyla dost bir ülkeye. Oysa düşman olmak kolay bir yoldur, ne diyordu ABD eski Başkanı Bill Clinton, "üzerinde koyunların yaşadığı" Kardak kayalıkları yüzünden Türkiye ve Yunanistan'ın savaşın eşiğine geldiğini öğrenince bunun bir şaka olduğunu sandığını söylüyor. İşte kötülük, demek ki bir isterseniz, anında yapabilirsiniz ama dostluklar kolayca kurulmuyor. 
 
Sanki bu topraklarda ilk kez yaşıyormuş gibi insanlar, etniksel tartışmalarda celalleniyor. Sanki bu topraklar, sadece bu celallenenlerin dedelerinin savaşmasıyla elde edilmiş gibi bir töresel ağalık anlayışı ile ülkenin “o bölgesi şöyle bizim”, “bu bölgesi de şöyle gene bizim”, “aslında Türkiye’de sadece bizim” derken neredeyse “Türkiye’nin ağası, bizim dedeydi de İngilizler onu kandırdı da başkaları da ortak oldu” filan diyecek noktaya vardırdılar işi. Oysa Everest’ten tarafsız bir gözle bakarken bu toprakların ayrı renklerinin bir mozaik olduğunu ve bununda sıradan bir renkten çok daha önemli ve değerli bir karışım olduğu görülmüyor mu? Ne yani, bir ego ile  bir “ben” havası? Neden “biz” değil de illaki ve hep ve her zaman “ben”? Bu ülkenin bu egoizmi aşmasının vakti değil mi?
 
Bu ülkede artık anneler gözyaşı dökmesin sadece şehitler için değil trafik kazalarından da anneler ağlamasın, kapkaçcılar yüzünden de ağlamasın, çeteler yüzünden de ağlamasın anneler. Artık, tüm  anneler gülebilsinler, tüm anneler evlatlarıyla, eşleriyle mutlu olabilecekleri bir ülkede müreffeh bir hayat sürsünler. Tüm insanlar, özellikle de Türkiye insanı bunu hak ediyor, Dünya’ya kattığı katma değerle bunu hak ediyor. Bunu Türk Milletine çok gören, gözdeş getirenler elbette olacak ve vardır da ama onlara bu fırsatı vermemek bu ülkenin bilinçli ve nitelikli insanlarının görevidir.  Türkiye, hala bir üçüncü Dünya ülkesi değildir ve hala bir üçüncü dünya ülkesi vatandaşlarıymış gibi de kimsenin davranmaması gerekir. Dünya’ya yön veren, ve Adalet’i kendisine istediği gibi tüm Dünya içinde isteyebilecek bir millet, yeryüzünde Türkiye’den başka millet de değildir. Bunu böyle bilip, Türkiye’nin geldiği noktayı artık küçümsememek gerekir. Kalın sağlıcakla.
 
Not: Bu yazım aynı zamanda www.karadenizolay.com, www.kuzeyhaber.com , www.24haber.net ve Hizmet Gazetesi’nde yayınlanmaktadır. (mka)
 
 
 
 
 
 
 
 

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Üye değilseniz hemen üye olun veya giriş yapın.