Cenkay’la tatil başkaydı

“kim bu çocuk” dedim. Ali, “cenkay, abi. Ankaralı. Tamer’in oda arkadaşı” arabanın arka koltuğuna baktım, bir kişilik daha yerimiz vardı. “o zaman aramıza katalım Cenkay’ı da” dedim. “olur abi” dedi İrtem ve Ali.

Cenkay’la tatil başkaydı

-

Cenkay’la tatil başkaydı

cenkay erekerCenkay Erekercenkayereker

M. Kemal AYÇİÇEK – 5 Kasım 2008

 

Bir öğrenci vardı Trabzon’da. Kredi ve Yurtlar Kurumu’nun ikinci yurdunda kalıyordu. Tamer’in oda arkadaşı.Kova burcundandı. 9 Şubat, doğum günüydü. Biz, Ali ve İrtem’le  Tamer’i yurttan almaya gitmiştik. Dördüncü yurdun bahçesinden Tamer’in kaldığı odanın camına taş attı Ali. Odasından zıplayıp, yukarı sıçrayarak penreye yükselip bize  cevap veren o çocuk, Tamer’in arandığını anlayınca nasılda haber vermek için can havliyle koşturuyordu. O’nun o insanı etkileyen gayretkar koşuşturmasıydı dikkatimi çeken.

 

“kim bu çocuk” dedim. Ali, “cenkay, abi. Ankaralı. Tamer’in oda arkadaşı” arabanın arka koltuğuna baktım, bir kişilik daha yerimiz vardı. “o zaman aramıza katalım Cenkay’ı da” dedim. “olur abi” dedi İrtem ve Ali.  Pırıl pırıl gençler, her biri birbirinden değerli ve de ahlaklı ve de başarılı gençlerdi. Cenkay’ı orada tanımış ve sonraki gezilerimiz de hep aramızda olmuştu. Arabayı almama sebep olanda Ali idi. Ondandı zaten birlikteliğimiz.cenkay,ktü yüzme havuzu

 

Aslında Ali’yi de İrtem’i de benimle tanıştıran Tamer’di. Tamer’de Ankara’lıydı. Bir gün KTÜ’de solcu öğrencilerin yemek boykotu vardı. Yemekhane önünde toplanıyorlardı. Bende o yemek boykotu için birinci yurda gitmiş ve eylem saatini beklerken, yurt kantininde salata yiyen bir öğrenci dikkatimi çekti. Kirli sakallı, keskin bakışlı, uzun saçlı, esmer biriydi bu. Zaman geçsin diye ona takılayım dedim. Tam karşısına oturdum. “banada salata ısmarlarmısın” diye sordum. “neden ısmarlayayım, sen al ye “cevabını verdi. Ben o’nu yemek boykotuna katılacak solcu öğrencilerden biri sanmıştım oysa. Şimdi karnını doyuruyor, birazdan da yemekhane önünde yemek boykotuna katılacak diye düşünüyordum.

 

Gıcıklık olsun diye değil ama ben aslında yemek boykotunun nedenlerini onunla irdelerdim diye düşündüm, arka planda ne vardı, bu eylemi kim ve neden organize ediyordu. O yıllar da az da olsa Üniversitelerde bu tarz öğrenci eylemleri olabiliyordu. Israr ettim, “İsmarlamayacakmısın bana bir salata” dedim, üsteledim ama yok. Nuh diyor peygamber demiyor üstelikte rahatsız oluyordu benim ısrarlarım karşısında. O zaman sana bir fotoğraf çekeyim iki buçuk milyona tanesi, hatıra fotoğrafı istermisin.”yurttaki yemek yediğim günler” dersin sonraki yıllarda dediysem de yok, onu da istemedi.  Ben fotoğrafçıyım, bende ekmek parası kazanayım, hadi bir fotoğraf çekeyim dediysem de yok. İnattı ve de sohbetten de zaten hiç hoşlanmıyordu. Bir yandan da salatasını yemeğe devam ediyordu.

cenkayla zigana da

 

Sonra iki arkadaşını çağırdı. İzvandot gibi iki öğrenci geldi yanına, onlara da beni şikayet etti. Ben onlarında yanında “iyi bak şimdi 3 arkadaş oldunuz hadi bir fotoğraf çekeyim, yedi buçuk milyon lira verirsiniz” dedim. Beş liraya indirdim, üç liraya indirdim ama yok, yinede fotoğraf çektirmediler.(O dönemde şimdiki gibi dijital makinalar yok ve herkeste de fotoğraf makinası yok tabi) Umduğum gibi sohbet ortamı değildi. O kadar sabrını zorlayıcı ters davranmama rağmen yine de beni kovmadı. Eylem başlamak üzereyken ben de kalktım masadan ve “senden hayır yok bari şurda birkaç fotoğraf çekeyim bari” diyerek ayrıldım o adını önce Recep diyen öğrencinin yanından.

 

Meğer beni izlemiş, eylemde fotoğraf çektiğimi görüp yanıma geldi eylem bitiminde.”ben senin gazeteci olduğunu anlamıştım zaten” dedi. Ama, başlangıçta beni gerçekten fotoğrafçı sanıyordu, o kesindi. Sonra “abi, kartın varsa verirmisin, belki işimiz düşer” diyerek kart aldıydı benden. Aradan iki hafta geçmişti ki bunlar, iki kişi yanıma geldi. Tamer ve İrtem. Birer çay ikram ettim gittiler. Aradan bir hafta geçmişti ki bu kez yanlarında Ali ile birlikte yine geldiler. Ali, ehliyet kursuna gitmek istiyormuş ve benden tanıdık bir sürücü kursu var mı diye katkım olabilir mi diye, ücrette indirim sağlayabilir miyiz diye sordular. Bir arkadaş vardı tanıdığım “olur” dedim aradım ve indirimi yaptık. Ali, sürücü kursuna gidecekti. Bundan bende mutlu olmuştum ama bende de ehliyet yoktu. Kurs saatleri de işime uygundu ve bende kursa gideyim, ehliyet alayım dedim ve aynı kursa bende daha sonra yazıldım. Artık Ali benim kurs arkadaşım, Tamer ve İrtem’de kurstan sonraki takıldığımız arkadaşlar oluverdiydi. Biz Ali ile birlikte ehliyeti aldık. Son direksiyon sınavına gideceğimiz gün çalıştığım gazete vardı elimde. Sabah çayını birlikte içerken Hürriyet’te otomobil kampanyası ilanını gösterdi bana Ali. “abi, alalım sana şu arabayı” dedi.

 

Bizim otomobil

 

Önce “manyakmısın, abara kim ben kim” dergibi baktım suratına, dalgamı geçiyorsun benimle der gibi oldum ama o ısrar etti. “hayır abi, sen şukadar maaş almıyormusun, peşinat şukadar verirsek taksitlerde bunlar zaten, biz de ekim ayında kredi alacağız Tamer, İrtem ve benim aldığım krediyi de sana veririz ve ara taksiti de böylece halletmiş oluruz” dedi. Haklıydı. Ne de olsa onlar, daha uyanık ve kampanyaların avantajlarını biliyorlardı. “Doldurayım mı abi formu “ dedi. “doldur bakalım Ali” dedim bende. Sonrada gönderdik kampanyaya. Aradan bir ay geçmişti ki kura sonucu benim otomobil çıktı ve bir ay içinde de otomobilimiz geldi. Artık, otomobil benim değil “bizim otomobil” oluverdi.Deve de

 

Onları ve benim uygun saatlerimiz de gezmelerimiz birlikte oluyordu. İşte o sırada da Cenkay, grubumuza katmıştık. Cenkay Ereker. KTÜ  Elektronik Fakültesi öğrencisiydi. O yaz tatilindeydi, Ankara’ya gitmeden bana “birlikte tatile gidelim” demişti. Diğer çocukları ikna et gidelim demiştim ama diğerleri tatil için söz verdikleri halde gelemeyince biz de Cenkay’la birlikte tatile çıkmaya karar vermiştik. Akdeniz, Ege sahillerini boylu boyunca gezecektik. 

 

Zigana da çam ağaçları

 

Cenkay’la bir gün Zigana dağına çıkıp et yedik. Hava bulutlu ama yağdı yağacak bir hali de vardı. Biz eski Erzurum yolundan aşağıya inerken çam ağaçlarına tırmanmak istedi. Durdum. Sevimli çam ağaçları, sanki “bizimle oynayın” der gibiydi. Biz de öyle yaptık. Çam ağaçları, rahatlıkla çıkılabilen sarı çam tarzıydı. Normalde bu yöredeki çamlar karaçamdır. Ağaçlar üzerinde epeyce gezindik. Cenkay, Ankara’da böylesine çam ve doğa ile baş başa kalamamışlığın adeta özlemini burada gideriyordu. Hafif bir yağmur yağdı bir de toprak kokusu yayıldı ki sormayın. Öylesine mutlu olmuştu ki! Şimdiler de o fotoğraflara baktığımda “iyi ki gitmişiz” diyerek bende rahatlıyorum.zinada çam ağacında

 

Tatile gidiyoruz

 

Çadırımı aldım, hazırlığımı  yapıp cenkay’a da hazılanmasını söyledikten sonra ben Trabzon’dan Ankara’ya yola koyuldum. Yollar, eski Karadeniz yoluydu. Şimdiki gibi çift şeritli sahil yolu değildi. Ankara’ya on saatte vardım. Cenkay’ların Çankaya’daki evlerine vardığımda neredeyse merdivenlerde beni beklerken buldum. Elinde tatil sepeti ve yastığı vardı. İlk gözüme ilişen şeylerdi tabak, bardak, çatal kaşık derken baya bir yük tutmuş ama yastığını otobüslerde de yanında taşıdığını biliyordum. Ne de olsa ailensin tek erkek çocuğuydu tabi, ne de olsa  onlar yeni nesil gençlerdi.

 

Show radyo

 

Otomobile yerleştik. Cenkay, co pilotmuş. Ankara’dan çıktık, kasetlerini çıkardı ve birini koydu teybe. Bana da “co pilot benim, sen sadece arabayı süreceksin ve teybe falan karışmayacaksın. Burada dj’likte bende, ne çalınacağına karar vermekte. Ona göre” . çattık dedim, kendi kendime ve hemen pazarlığa giriştim. “İki kaset senden dinlersek bir de benden dinleyelim bari, adaletli olsun bu iş co pilotum” dedim. Bunu da kabul etti. Artık, onun o dönemler yeni açılmış özel radyolardan şarkıların arasında zaman zaman “show radyo” reklamlarının olduğu, show radyo’dan doldurulmuş kasetlerdi. İki kaseti vardı zaten ve Cenkay, metalci takılıyordu. Ben çok sevmesem de artık, onun hatırına katlanmalıydım. Bir ara direksiyona o geçti ama çok büyk bir korku atlattık. Afyonkarahisar yakınlarında zik zak yaptığını ve karşı yönden gelen bir araçla nerdeyse kafa kafaya vuruşacaklarını fark edince “çek sağa” dedim.pamukkale

 

Aslında hoşuna gidiyordu ama ben “karşıdan gelen arabayi görmedin mi?” neden üzerine gittin diye ısrar edince , “gözlüklerim yok, fark etmedim” dedi. Aslında gözleri de bozukmuş ama gözlük kullanmayı sevmediği için gözlükleri takmamış Cenkay. Sonra taktı bir ara ama yine de sürekli gözlük takmayı hiç sevmedi. Zaten orada arabayı ben aldım. Keçiborlu’da  mola verdik.

 

Cenkay, fazlaca masraf yapan bir delikanlı değil, oldukça makul ve mantıklı harcamalara yanaşan, israftan kaçınan ve gerçekten  gerektiği yerde de harcamaktan kaçınmayan, cömert bir insan. Keçiborlu da biraz meyve aldık. Tabi çaylarımız içtikten sonra. Bana bakıyor, yolların güzel olduğu yerlerde ama ben de ona “yok” anlamına gelecek bakış atıyorum. Okuldan söz ediyor sık sık arkadaşlarını anlatıyor. Sevdiği hocaları, hocaları nasıl kafaya aldığını, en çok kızdığı tipleri, beleşçi geçinen aylak öğrencileri..dinliyorum, kimi anlattıklarından yer ve mekan tanışıklığım dışında bir bağ kuramıyorum ama Cenkay o, anlatacak sende dinleyeceksin ve “tamam” diyeceksin! Yoksa maazallah, kavgasız gün geçiremezsiniz. Ama bunu sevdiklerine yapıyor tabi. Nazı geçtiği insanlara yani..

 

İsparta’yı geçiyoruz. Karadağ’dan geçiyoruz ve Aksu’dan Antalya’ya giriyoruz. Sabah saatleri, gece yol aldık.zaten gunduz saat üç gibi çıkmıştık Ankara’dan. Antalya’da sabah kahvaltısını bir parkta yapıyoruz. Tabi bir yere bilerek gittiğimiz yok. Daha önce gitmiştim ama Antalya’yı tanıyacak kadar değildi bu tanıma. Cenkay’da öyle. Sonra Alanya’ya gidip, oradan itibaren dönüş yapalım diyoruz. Alanya’ya gittiğimize değmiyor, sevmiyoruz Alanya’yı. Sahili insanlarla dolu ve kumsalda iğne atsan yere düşmez ama biz denize atlayabileceğimiz, kayası olan yerleri seviyoruz ve oradan dönüyoruz. Manavgat’ta şelalede öğlen yemeğinde dere içinde balık yiyoruz. Ardından Side de ilk kez deve görüp develere ilk kez biniyoruz. Ardından   Antalya’yı geçip, Kemer’e geçiyoruz.kaş ta

 

Kındılçeşme, bura Orman çadır kampı alanının olduğu yer. Kendi halinde ister ailenizle isterseniz arkadaşlarınızla rahatlıkla kalabileceğiniz bir güzel kamp yeri. Girişte belli bir ücret ödüyor ve çadır kuruyorsunuz. Ortak mutfak, banyo, dolap gibi hizmetleri var. Burada deniz de tam istediğimiz gibi içinde kayaları da olan ve çakıllı kumsalları olan bir yer. Hala sevdiğim yerler arasındadır. Orada balıklarla kurduğumuz arkadaşlığı hiçbir yerde kuramadım. Günlerden Cuma ve biz denizdeyiz. Öğlen namazına da yarım saat kadar var ama Cenkay, “hadi çıkalım. Cuma’ya geç kalacağız” diyor. Bense tatilde Cuma namazını unutmuşum bile ama biraz da “gitmesek de olur, çevrede cami yok” bahanem ama Cenkay’la birliktesiniz ve o bir şeyi dediyse demiştir artık gerisini siz düşünün.

 

Mecbur, çıktım denizden ve koşturdum. O çadırda üzerini değiştirmiş, beni bekliyordu. Kemer’e yürüme on dakikalık yol kampın arası ama arabayla hemen varıyorsunuz. Fakat, Kemer’de de bir cami var ve onda da yer yok. O güneşin altında Cenkay, Camiye girip ön saflarda yer buldu ben aracı park edinceye kadar. Bense güneşte dışarıda kaldım tabi. Cuma namazının farzını kılmak bile çok uzun sürdü sanki, öylesine terledik. Ben Cenkay’ın Nazam kılan bir insan olduğunu bilmiyordum. Orada  Cenkay’ın namaz konusunda bana yaptıklarını görseniz sizde etkilenirdiniz ve sevdiyseniz zaten daha da severdiniz. İnancı, kalbinin taaa derinlerinde olmak belki de oydu işte. O’nu da onda görmüştüm.

 

Sonra yorük çadırına geçip birer gözleme ve ayran içtikten sonra da kanyona çıktık. Sonra Kumluca, Finike, Demre’yi ağır ağır geçiyoruz. Domates seralarını seyrederek çıkıyoruz Demre’den keçiboynuzu ağaçlarının bol olduğu bir tepede duruyoruz. Orada da kır kahvesi var. Bir çay içip yola koyuluyoruz ama Kaş’ın inişine geçmeden, karşı da kral mezarlarının görüldüğü yerlerdeyiz Cenkay’la kaset konusunu tartışıyoruz. Ama gün boyu onun kasetlerden takılmışız. Sinirlendi ve kendi kasetlerini torpidonun üzerine koydu, benim kaseti teybe koydu. Sanat müziği dinleyerek indik Kaş’a. Sabah erken de otomobili limana çekip,  bir yatla mavi tura çıktık. Cenkay, bana bira yasağı koymuş, yatta içilmeyecek. Yalvar yakar öğlen yemeğinde balık yerken bir tane soğuk bira izni alabildim, ne mutluydum! Mavi tur’dan altı saat sonra dönüp otomobile bindiğimiz de Cenkay’ı çıldırtan olay ortaya çıktı.mezarı başında

 

 Otomobile bindiğimiz de Cenkay, bir gün önce akşamüzeri kaseti değiştirirken kendi kasetlerini torpidonun üzerinde bırakmıştı. O gün, gün boyu güneş altında kalınca onun kasetleri sadece alev alıp yanmamış o kadar, kavrulmuş buruşmuş bir araya gelmişlerdi. Cenkay’ı o halde siz de görmeliydiniz, bir öfke, bir kızgınlık bir çığlık. Sesimi çıkarmadım. iyi ki ben ellememiştim, kendisi koymuştu ve beni suçlayamadı ama onlara az emek vermediğini ve show radyo’dan onları özenle aldığını ve kaydettiğini tekrar tekrar anlattı. Onca emeğinin boşa gitmiş olmasına üzüldü. Elbette bende üzüldüm. Bende de bir yığın kaset vardı ama onun doldurduğu kasetler gibi değillerdi. Zaten sonrasında bir daha kasetlerle ilgili hiçbir şey de söylemedim, o kendisi buldu, beğendiği kaseti koydu, kimi zaman kapalı tuttu aracın teybini.

 

Fethiye’de bir arkadaşımın oteli vardı, orada 3 gün kaldık. Ölü deniz, saklı kent gezilerini burada yaptık. Zaten otelin da havuzu vardı.Ardından  Dalaman, Ortaca, Köyceğiz, Muğla ve  Denizli’de Pamukkale’ye gidişimiz de yollarda çalışmalar vardı biraz yorulduk açıkçası. Sonrasında Aydın, Kuşadası  , oradan da İzmir’e geçişimiz tam bir maceraydı. İzmir’de tanıdık arkadaşlar da vardı ve birlikte Çeşme’ye de gittik ama orayı da beğenmemiştik. Cenkay, İzmir’de kaldı. Ben oradan İstanbul’a devam ettim. İyi ki o geziyi dolu dolu yapmıştık Cenkay’la.

 

Cenkay, sonrasında okulu bitiriyor ve Ankara’ya dönüyor. Özel bir şirkette işe giriyor artık iş adamı oluyor. Bir gün onu İzmir’e gönderiyorlar ve o İzmir’e gidip oradaki işini bitiriyor, aynı gün Ankara’ya dönmesi ve bir sonraki gün Kayseri’deki işin halledilmesini istiyorlar. O da tek başına özel otomobille gittiği İzmir’den dönüyor hiç uyumadan ve tam Ankara’nın Eskişehir tarafından girişinde önce bir bankete sonra da elektrik direğine çarpıyor araç ve orada alev alıp yanıyor. Cenkay, o otomil de yanarak yaşamını kaybediyor. Yanarken cebindeki kimlikleri çıkarıp fırlatıyor asfalta, yananın kimliğinin teşhisinde geride kalan insanlar güçlük çekmesin diye..

 zaman zaman mezarına gider olduk!

Ali Şenses aradı 6 Mayıs 1999’da akşamüzeri, “abi, cenkay’ı kaybettik” diye..inanmadım,inanamadım ki, kapattım telefonu ali’nin yüzüne.. sonra böyle şaka olmaz dedim, Cenkay’ı aradım. Cep telefonları cevap vermedi. Tekrar Ali’yi aradım, “ben İstanbul’dan otobüse biniyorum abi” dedi. İnanmak zorunda kaldım bende, bindim otobüse..Sabah, Cenkay’ların evinde buluştuk. İrtem Bursa’dan gelmiş, Ali İstanbul’dan, tamer zaten Ankara’daydı. Ev, gerçekten de cenaze eviydi. Cenkay’ın bizim tanımadığımız arkadaşları da, Cenkay’ın babası Oktay amca, annesi Zeliha teyze, ablası ve kız kardeşi ile Ereker Ailesinin yakınları da doldurmuştu evi. Kocatepe’de kıldık namazını.. on altı kilo kadardı 7 Mayıs 1999’da toprağa verdiğimiz de. Allah mekanını cennet etsin, ailesine sabırlar dilemekten başka çaremiz yoktu. Elimizden bir şey gelmedi, gelemedi, gelmiyordu .Ama Cenkay EREKER için böyle bir yazı yazılmalıydı, gecikmelide olsa bunu yapabildiğim için mutluyum!

Güncelleme Tarihi: 06 Şubat 2019, 23:25

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Üye değilseniz hemen üye olun veya giriş yapın.

SIRADAKİ HABER