İktidar sağ gözümüzse, muhalefet de sol gözümüzdür

M. Kemal AYÇİÇEK – 28 Haziran 2010  
Önceleri, iletişim denen olay yoktu, mektup vardı mesela ve varacağı yere bir hafta da ulaşırdı, daha eskilerde bu iş tellallara yaptırılırdı, hani “duyduk duymadık demeyin” misali. Eskiden gazeteler bile Anadolu’da bir çok kente 3 gün sonra gelir, ve insanlar o üç gün sonra gelen gazeteleri gider bayiden parasını verir alırdı ve öylece bilgilenirdi. Ama şimdi çağ değişti, iletişim öylesine akıl almaz hızla gelişti ki, birisi bir yerde bir söz söylediğin de ham canlı yayınlarla anında duyuluyor, ardından anında internet sitelerine düşüyor, videosu bile paylaşım sitelerinden izlenebiliyor. 
Demem o ki, eskiden tüm onlar varken, ister istemez bizlere, yani o sözlerin muhatapları olan seçmenlere veya sesin ulaştırılması gereken kimselere denilenler, gazete köşelerinden yorumlanır ve söylenmek istenenlerin asıl amaçları aktarılırdı. Yani, o bize herhangi bir gelişmeyi haber verenler, aynı zaman da arada “aracı” görevi de görürlerdi. Bizlerde onların etkisinde kalarak, karar verir, sandık başına gittiğimizde de ona göre karar verirdik, oy atardık vs. Şimdi o eski anlayışlara gerek kaldı mı?  Gazetenin adı bile “Tercüman” değil miydi mesela? Yani, size, bize olayların tercümanlığını yapıyordu. “Hürriyet”, “Milliyet”, “sabah”, “Akşam”, “yeni şafak” , “cumhuriyet”, “bugün”, “taraf”, “son havadis”, “gözcü”, “sözcü”, “vatan”, “zaman”, “Türkiye”.. Gazetelerin adı bile hep “aracı”lık çağrıştırmıyor mu?
Şimdi onlara gerek kaldı mı? Yani aracılığa.. Öylesine alıştırmışlardı ki, onlar bize İktidar işaret edecek, biz onların aracılığı ile Hükümet değişecektik bu ülkede, bunlar da oluyor du tabi. Onlar, işaret ederlerse Ana muhalefet belirleniyordu, ve muhalefeti bile onlar iktidara karşı hazırlıyor, konuşturuyor, hatta öylesine ortam hazırlıyorlardı. Oysa, Bu ülke, yani Türkiye’de herkes kendi işini en iyi şekilde yapmanın mücadelesini verse, belki şimdiki konumumuzdan çok daha ilerde olurduk ama bugün hala “eski tas eski hamam” gibi, 1980’lerde ne konuşuyorduysak, aynı şeyleri yine bıkmadan usanmadan konuşmayı sürdürüyoruz. Mesela “Terör” olayını, mesela “türban” olayını, “Demokrasi”, “Hukuk”, hep aynı şeyler değil mi?
Oysa bir ülke düşünün, bir insan olsun. O insanın sağ gözü İktidar partisi ise, sol gözü de Muhalefet olmaz mı? Sağ gözün gördüğünü, sol göz görebilseydi, o zaman sağ veya sol göze ne gerek vardı? Öyle düşünüldüğün, aynı insanın kolları ve bacakları diğer partiler, parmakları, burnu, ağzı, dişleri de sivil toplum örgütleri değil midir? Türkiye’de siyasete bakan insanlar, yapan insanların olaya bu perspektiften bakmaları ve herhangi bir uzvun olmaması halindeki eksikliği, bir insanın özürlü olması anlamına geldiğini bilerek hareket etmeleri gerekir.
Protokol muhabirliği dönemlerimiz de o dönemdeki siyasi partilerin il başkanları veya il sekreterleri, verecekleri siyasi demeçler için bizden destek siterlerdi. Bir keresinde  İktidardaki bir siytasi partinin il sekreteri, muhalefet partisinin il başkanının bir demecine cevap verecek, ama işleri de baya yoğun, koşturmacası var. Başbakan Trabzon’a gelecek, onun hazırlıkları var, onlara koşturuyor. Önce telefonla konuştuk, ardından uğradı ve “bana bir demeç hazırla, şu, şu konuları kapsasın, hazırla yazıyı, ben senden aldırırım” diyerek gitti. Tamam yakın arkadaştık ama öylesine bir sorumluluk hiçbir zaman almadım, şaşırdım kaldım. Nasıl bir demeç yazısı hazırlayacağım, ben partinin neyi nasıl yaptığını, neye göre nasıl ifadeler kullanılması gerektiğini bilmem ki. Ne kadar “yapamam, beni öyle bir sorumluluk altına sokma” dediysem de, “yazarsın, yaz” diyerek bıraktı gitti. Bir yazı hazırladım ama ilk ve son oldu tabi. Bir daha öylelerine hiç yüz vermedim, tabi “aramızda” demiştik, sıksı sıkıya ve öylede kaldı. Ondan isim vermiyorum. Ama söylemek istediğim, geçmişteki siyaset anlayışı, şimdi ki kadar ciddi yapılamadığından belki ülkemizde ileri adımlar bir türlü atılamadı ve sadece “günü kurtarma” siyaseti yapıla geldi. Ondan bugün hala “terör”  ve diğerlerini konuşuyoruz işte..
Oysa sol gözsüz sağ gözümüzün ne anlamı vardır? Bir parmağımız incinse, tüm vücudumuz etkilenmez mi? Ayağımıza bir diken battığında, aklımız orda olmaz mı? O dikenin acısı, sadece ayakta mı hissedilir ki? Bu ülkede her hangi bir trafik kazasında yaşamını yitiren insan olduğunda gidin bakın, anneler, babalar “vah, vah, Allah rahmet eylesin” diyor. Bunu annemden biliyorum, sadece kendi ülkemiz de bile değil, Dünya’nın neresinde bir ölüm varsa, bunların tamamına aynı tepkiyi aynı hüznü veriyor annem. 
Sadece benim annem de değildir bu tepki, her annede aynıdır, biliyorum. Allah’ın yarattığı  insan, nerede olursa olsun öldüğünde, öldürüldüğünde diğer insanları üzer. Burada din, dil, ırk, renk insanlar için önemli değildir. İktidar ve muhalefet elele vererek,  hiç üzülmeden yaşayabileceğimiz bir ülkeyi inşa etsinler. Tüm annelerin, babaların ve insanların beklentisi budur. Sadece ülkemiz de değil, tüm dünya’da insanlar, şu üç günlük ömrü, biraz daha mutlu, biraz daha müreffeh, biraz daha hür yaşasınlar. Acısız, üzüntüsüz bir ülke, bir Dünya neden olmasın? Buna hakkımız yok mu sizce? Kalın sağlıcakla..

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Üye değilseniz hemen üye olun veya giriş yapın.