Karadeniz, kabara kabara İstanbul’a geliyordu

 




M. Kemal AYÇİÇEK- 12 Eylül 2016




Ahmet Hamdi Tanpınar, “Beş şehir” denemesi için "Beş Şehir'in asıl konusu hayatımızda kaybolan şeylerin ardından duyulan üzüntü ile yeniye karşı beslenen iştiyaktır. İlk bakışta birbiriyle çatışır görünen bu iki duyguyu sevgi kelimesinde birleştirebiliriz. Bu sevginin kendisine çerçeve olarak seçtiği şehirler, benim hayatımın tesadüfleridir. “diyor ve İstanbul’u anlatıyor. Şimdinin İstanbul’unu yaşayanlar, o zaman ki İstanbul’u ne kadar tanıyor ve biliyorlar. Sadece İstanbul mu, tüm ülke, 81 ilimiz için aynı duyguları yaşamıyor muyuz?

 


“İstanbul II”
“Her büyük şehir nesilden nesile değişir. Fakat İstanbul başka türlü değişti. Her nesilden bir Paris’li, bir Londra’lı, doğduğu, yaşadığı şehrin otuz kırk yıl önceki halini, yadırgadığı bir yığın yeni adet, eğlence tarzı, mimari üslubu yüzünden hüzün duyarak hatırlar.
 


Baudelaire, en güzel şiirlerinden birin de “eski Paris artık yok, ne yazık, bir şehrin şekli bir faninin kalbinden daha çabuk değişiyor” diyerek, galiba bütün Fransız şiiri boyunca bir iki şairden biri olduğu Paris’in değişmesine döğünür.
 


Birinci Dünya Harbi’nden sonraki Fransız nesrin de hemen on yıl önceki Paris’in hasreti belli başlı bir temadır.
 


İstanbul böyle değişmedi,1908 ile 1923 arasındaki on beş yılda o eski hüviyetinden tamamıyla çıktı. Meşrutiyet inkılabı, üç büyük muharebe, bir biri üstüne bir yığın küçük, büyük yangın, mali buhranlar, imparatorluğun tasfiyesi, yüz yıldır eşiğinde başımızı kaşıyarak durduğumuz bir medeniyeti nihayet 1923’de olduğu gibi kabullenmemiz onun eski hüviyetini tamamıyla giderdi.
 


1908’den önce bütün cenup Akdeniz’in bir İslam çevresinde bir zevk, sanat içinde yaşamak isteyen zenginleri İstanbul’a gelirlerdi. Rumeli ve Arabistan vilayetlerinin zengin çiftlikleri, büyük verimli toprakları Çamlıca’nın, Boğaziçi’nin sonraları Kadıköy ve daha ileri taraflarının köşklerini, yalılarını beslerdi. Büyük bahçe ve korularını yeşertirdi. Yangınlar yüzünden otuz kırk senede bir şehrin yeni baştan yapılmasını temin eden şey bu servetti. Bilhassa Tanzimat’tan sonraki devir de bu akın daha da artmıştı. Hele nispeten Avrupa usulleri ile istismar edilen Mısır’ın servetinin mühim bir kısmı Abdülmecid, Abdülaziz ve Abdülhamit devirlerin de İstanbul’a akıyordu ve bu yalılar, bu köşkler şehir içindeki konaklarla beraber, henüz çok yerli bir zevk hatta müstebit denebilecek bir örfle çarşıya asıl şehrin temelini kuran yerli esnafa bağlıydı.
 


Bugün Saraçhane, Okçular, Sedefçiler, Çadırcılar gibi sadece bir semti gösteren adlar bundan yetmiş seksen yıl önce bile Arıkovanı gibi intizamla işleyen, şehrin hayatında, refahında mühim bir yer tutan, titiz el işleriyle gündelik eşyaya bir sanat çeşnisi veren bir yığın küçük sanatın hususi çarşı ve atölyeleriydi. Çoğu kendimize mahsus yaşama şekillerine bütün bir cevap veren bu çarşılar, şehrin asıl belkemiği idi. İstanbul’u onlar besliyor ve yine onlar şehrin iç çehresini yapıyorlardı.
 


Kapitülasyonların ardına kadar açtığı gümrüklere rağmen İmparatorluk bu çarşıların sayesinde ayakta duruyordu. Büyük çarşı ve bedesten bu faaliyetin toplandığı hazne idi. Avrupa on yedinci asırda Galland’ın dilinden ‘Binbir gece’yi tatmadan önce bu çarşı ve bedestende onun havasını hayata sindirilmiş gündeliğe indirilmiş rüyasını yaşıyordu.
 


Bu çarşılarda çok değişik kıyafetlerinin aralarındaki mezhep, dil, ırk hatta Kıt’a ayrılıklarını ilk bakışta kavranacak hale getirdiği renga renk bir insan kalabalığı akardı. Bütün eski şark bu sokaklarda idi. Seyrek, çember sakallı, çıkık elmacık kemikli yüzleri riyazet ve takva ile süzülmüş elleri uzun kollu şal hırkalarında kilitli Türkistanlılar, kim bilir kaç senenin hac kervanından – tıpkı sürüsünden ayrılmış hasta bir leylek gibi – o şehrin bir köşesinde kalıvermiş. Ayvansaray’da veya Hırka-i şerifte evlenmiş, çoluk çocuk sahibi olmuş bizim kıyafetimizi, uzviyetlerinin itiyadı hala yadırgayan Çin Müslümanları, siyah kalpaklı belleri gümüş tokalı kemerlerle sıkılı Kafkaslılar, Beyaz harmanilerine bürünmüş endamlarıyla eski hacılara Arafat’ı hatırlatan Yemenliler, nihayet biz yaştakilerin çoğunun hayatına bir ikisinin şefkati ve esirliğinin acıklı masalı behemehal girmiş bir yığın zenci… Çocukların “Gündüz feneri” diye alay ettikleri fakat garip bir tezatla evlerde en fazla bağlandıkları kalfalar, haremağaları, lalalar hülasa kimi Türkçe’yi bir Hindi edasıyla gırtlaktan yumurtlayan kimi yarım yamalak öğrendiği her kelimeyi genzinin mengenesinde ezip büzdükten sonra iplik iplik ortaya atan, kimisi memleketinin dilinden başka hiçbir dil bilmeden sadece büyük şehirlerin verdiği o acayip imkanla aramızda geçinip giden, çoğunun hakiki hemşerisine ancak pazarlarımızda yahut o zamanın zengin kuşçu dükkanlarında tesadüf edilen bir kalabalık.
 


Eskiden İstanbul’da orta sınıf evlere varıncaya kadar hemen her yerde tesadüf edilen zenciyi şimdi garp hayatının bir icabı gibi büyük otel kapılarında, cazlarda görüyoruz; hayatımıza yabancı modalarla beraber ve yeni baştan girdiği için üzerimizde çok lüks bir ithalat malı tesiri yapıyor.
 


Daha garibi her büyükçe evde hanımları ve çocukları eğlendirmek için sık sık oynanan ve oynayanların ırktan gelen o korkunç, insana hurafevi korkular veren, cezbesi tutmasın diye çok defa yarıda bırakılan oyunlarına benzeyen raksları şimdi para ile dans hocalarından öğreniyoruz.
 


Hayır! Eski hayatımıza Afrika bugünden çok başka şekilde ekliydi.
 


Bayezid sergisi bu kalabalığın senede bir ay en feyizli şekilde birleştiği yerdi. Sarığın, kalpağın, fesin her çeşidi, en yenisi Sargon kabartmalarıyla yaşıt bir yığın kıyafet ve her dilde şakıyan bütün bir şark Babil’i burada, birbirine karışan bin türlü bahar kokusunun kurduğu adeta metafizik bir Şark ve Asya havası içinde birbirine kenetlenmiş çalkalanırdı.
 


Bu alaca kalabalığı sadece “Pittoresque” bir unsur diye kabul etmemelidir. O, şehrin iktisadi imkanlarına dayanıyordu. Arkasında Dünya ticaretinin büyük bir parçası vardı. Bütün Akdeniz, Karadeniz kabara kabara İstanbul’a geliyordu. Hatta 1900 yılına doğru bile İstanbul, Dünya’nın birinci sınıf limanlarından biri olarak tanınırdı. Bütün Boğaz, Marmara açıklarına kadar her cinsten ve her bayraktan gemi ile dolu idi. Devrin bütün seyyahları İstanbul limanından bahsederken Londra’yı hatırlarlar, onunla ölçerlerdi. Lamartine 1833’de, İngiliz seyyahı Delahey 1850’de bu benzetişte ısrar ederler.
 


Bütün bunlar, arkalarındaki hususi medeniyetle birlikte çekilince, İstanbul gerektiği gibi düzenlenmesi zaman isteyen bir istihsal hayatıyla geçinmeye başladı. Kısacası, bütün müstehliklerin şehri, küçük müstahsilin şehri oldu. Yarınki İstanbul, bu istihsalin şartlarına, şekillerine bağlıdır. Yurttaki gelişmelerin, kendi toprak ve imkân zenginliğinin, coğrafya vaziyetinin bu şehre yepyeni bir hayat, hür çalışma zevkini almış insanların hayatını vereceği muhakkaktır. Bugünün İstanbul’u oldukça uzun süren bir geçiş devresinden sonra bu hayata adımını atmış sayılabilir. Ama istediğimiz gibi geniş, verimli çağını idrak ettiği zamanda da eskiyi tamamıyla unutmuş olmayacağız. Çünkü o, bizim ruh maceralarımızdan biridir.” Kalın sağlıcakla.
 







 

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Üye değilseniz hemen üye olun veya giriş yapın.