Kaynanam yazma diyor

M. Kemal AYÇİÇEK – 15 Mart 2010 
Yav nasıl yazmayayım kaynana, bırak beni kendi halime..beynimde neler uçuşuyorsa yazayım hem rahatlayayım, ama nafile ..”yooo o kadar ucuz değil sen bunları yazma” diyor kaynanam.. Allahım yarebbim, kaynana dediğin gelinle kavgalı olur ama yok benim kaynana takmış damada.  Şimdi ben ne yapayım, “yazma” diyor. iyi de peki ben ne yazayım kaynana?
Hani kaynanamı görseniz var ya “yok bu kadıncağızın ağzı var dili yok” dersiniz. Öyle değil, evet kulakları biraz ağır işitiyor ama siz kendi kendinize “duymaz” dediğiniz her şeyi bal gibi de duyuyor!. Kimi zaman, o ses alma cihazını abdest aldığı zaman çıkardığında sadece biraz duymaz gibi oluyor ama yok, artık hisleriyle mi yoksa onda gelişen bir melekemi her şeyden haberi var ve duyuyor. Artık ben kendim ikna oldum, her şeyi gayet iyi duyuyor ve de anlıyor.(küçük oğlu kulaklık cihazına annemle iki takım pil göndermiş yeni) Anlamasa kalkıp ülke meselelerine yönelik yazı yazacağımı nerden biliyor?
Dedim ki şu Ankara’da eylem yapan tekel işçilerini yazayım, “sen hemi” dedi. Sonra bana 1991 yılında karayolları ve koy hizmetleri işçilerinin hani Trabzon-Rize karayolunu tencerelerle kapattıklarını yazdın da ne oldu demez mi? Ne olmuştu dedim, sonra bana , “ne olacak, işçilerin müdürlerinden fazla maaş alır hale gelmedi mi?” dedi . Haklıydı evet, o zaman biz yazdıydık, gündem oluşturduyduk ve işçiler iyi bir maaşa sahip oldulardı. Sonra bana döndü, “sen işten atılırken senin destek verdiğin sendikalar senin işten atılmana destek verdi mi?” dedi. İşte burada sus-pus oldum “hayır haberleri bile olmadı” dedim. O zaman bana döndü,” sen yazacaksın, bilmem hangi sendikanın üyesi para kazanacak ama sen işten atılınca o sendika ses çıkarmayacak burada bir yanlışlık yok mu?” dedi. “var” dedim bende. “o zaman ne diye yırtınıyorsun ki?” diye sordu bana iyi mi?
Her şeyden haberi var, evet belki kulakları duymuyor gibi gözüküyor ama aslında iş öyle değil, bakıyorum işine gelsin gelmesin her konudan haberdar ve öylesine dikkatli biri ki benim yazdığım tüm yazıları da zaten benden önce okuyormuş. Ben nerden bileyim kaynanam benim yazıları okuyor ve ne yazıp yazmadığımı kontrol ediyor. Sonrada bana laf yetiştiriyor. “yok onu yazma bunu yazma şunu yaz, sakıncasız olsun” gibisinden nasihatler yapıyor.”ölüm var” dedi. Arkasından “Bak Elazığ’da çocuk,kadın,yaşlı,genç demedi deprem, insanlar aniden ölüyor. Ölüme Devlet bile çare bulamıyor, öyle “kimse ölmesin” demekle de olmuyor, bak Demokratik açılım diye Hükümet, iyi bir niyet ortaya koydu ama yetti mi?, yetiyor mu? Bu öyle sadece bir insanın, on insanın demesiyle oluyor mu? Olmuyor, herkesin aynı duygularda birleşmesi lazım, sadece duygularda yetmiyor, tüm insanların huzurlu bir dünya için elele vermesi lazım, birbirine destek olması lazım” diye devam ediyordu ki, benim ilgisiz kaldığımı düşündü galiba, “kahve vereyim iç” dedi. Ben gülmeye başladım. Kayınpederimde yanımda, oda gülüyor.
Kayınpederimin gülüşüne bende gülüyorum, çünkü o “bana bir kahve yapmaz, sana gelince iş değişiyor, ona gülüyorum” diyor. onu anlıyorum zaten ama kaynanam, tüm bunları nerden biliyor diye düşünüyorum. Sonra tabi uydu yayınlarını bile ben izleyemezken kaynanam, ahırdaki sığırlarını da elden çıkarmış ki demek tamamen Dünya da neler olup bittiğine dikkat kesilmiş diye yorumluyorum. İnsanlar yaşlanınca daha bir “insan”cımı oluyor? Kaynanam, babasının kızı. Okul okumamış, aklı, zekası, öngörüsü, insana bakışı ve yaklaşımını her zaman takdir etmişimdir hala da aynı şeyi sürdürüyor. Biz aslında onun hikayeleri ile de büyüdük sayılır. O “Div(Dev) ile 12 kardeş” hikayesi meşhurdu. O da onları dedemden dinlemiş bize aktarıyordu, belki de oğlu tarafından kaza ile vurulan annesinden, ona kaynağını sormamıştık!
Sadece o yani kaynanam da değil ki hani işinize birisi karışırsa  hemen akla  “kaynana”lar gelirdi ya, şimdi “o devirler gerilerde kaldı” denebilir ama bizim kuşak bilir bu toplumda kaynana ağırlığını.. Benim aslında bir kaynanam var ama o toplumda bilinen türden o kadar fazla ki kaynanalar, ama ben severim yinede her birerini de dinlemeyi ve öğütlerini hala dikkate alırım. 
Kaynanam, herkesin kendi işini yapmasının taraftarıdır. “Asker askerliğini yapacak, milletvekili halkın sorunlarına çözüm üretecek, hükümet o sorunları çözecek, yargı haksızlıklara karşı insanları koruyacak, polis asayişin berkemal olmasını temin edecek, toprak ürünleri yetiştirecek, yağmur ürünlerin susuzluğunu giderecek, güneş gıdalara şifasını ekleyecek, denizler balık üretecek,  fabrikalar çevreye zarar vermeden insanlık için üretecek, sığırlar süt verecek, çocuklar o sütleri içecek, babalar evlerin rızkını temin edecek, anneler o rızkın paylaşımını kotaracak, evini çekip çevirecek, çocuklar evin neşesi olacak, doktorlar hastaları iyileştirecek, kediler fareleri temizleyecek ve bir kurulu düzen aksamadan yürüyeceğini”  söylerken nefes bile almıyor neredeyse. Ben sıkılıyorum yine bu sefer dönüyor, “senin aldığın o limon donmuş” diyor.
Yediveren, hani üzerinden meyvesi ve çiçeği hiç eksilmeyen , Gürcistan’dan gelen bol verimli limon türü. Kulakları biraz ağır işitiyor, “yaprakları kurumuş ama belki kurumamıştır” demeye kalmıyor, kayınpederim “kurumuş tamamen” diye ekliyor ama bunu o duymuyor. Ben tekrarlıyorum, kuruduğunu söylüyorum. Yüzü birden geriliyor, “vah vah vaah” diyor. Onu çok seviyordu, zaten kayınpederimden gizli o limonu bana o aldırmıştı. O ağaçları çok seviyor, kayınpederimse arazide yer kalmadı diye bir tek fazla fidana artık tahammül gösteremiyordu. Ondan “gizli” diyorum. Kayınpederimin o huyunu bildiği için kaynanam, iki yıl önce istemişti benden limon fidesini..” olsun yine alırız, üzülme” dedim. Biraz rahatladı ama, var olanın kurumuş olması bile onda sanki bir cenaze etkisi yaratabiliyor işte. Canlı olan bir şeyin kurumuş olmasına bile üzülebiliyor, o meyve alamayacağı kaygısından değil, “can”lara karşı duyduğu hassasiyetten kaynaklandığını biliyorum sadece. Kendimce bir şey yazamadım diye düşünüyorum ama napayım, Allah herkese benim kaynanam gibi kaynana nasip eylesin. 
Annem yalnız başına uçakla geliyor İstanbul’dan, güya netten izliyoruz uçakları ve tedbirliyiz. İstanbul’dan kalkış saatini alıyoruz, bu arada abimlede paslaşıyoruz msn den. Havalimanına tam gece yarısı gidiyoruz oğlumla, bir  uçak iniyor ama meğer annem bir önceki uçakla gelmiş,yirmi dakikadır bizi bekliyormuş o soğukta. Bir gün sonra annemi köye götüreceğim güya, babam köyde yalnız, O’nu bekliyor. Telefonla konuşuyorum, “sizi bekliyorum” diyor. Eve geliyorum annem aldığı ilaçlar yüzünden keyifsiz, “gitmeyelim” diyor. İki derede bir arada kalmak bu olsa gerek, tekrardan babamı arıyorum, “gelemiyoruz, bak başının çaresine” diyoruz. Ardından annem, “pirakmaycekler ki bir yaş (hayat) yaşayalum, hep koşturmaca, bilama rahat etmek yok. Babasının evidur, yaksun sobayı otursun” diyor babamı kastederek, benim babama karşı mahcup olmama üzülüyor ve bunu bastırmak ve  teselli etmeye çalışıyor aslında. Bir gün sonra annemi babama kavuşturuyorum. Kalın sağlıcakla.

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Üye değilseniz hemen üye olun veya giriş yapın.