M. Ali Birand, Andıçlanmayacak artık!

 M. Ali Birand, Andıçlanmayacak artık!

M. Kemal AYÇİÇEK- 18 Ocak 2013
Çok tanımam, yanı yakından tanımam. Belki birkaç kez görev icabı karşılaşmamız olmuştur ama öyle muhabbetimiz olmamıştı. Biz tıfıl denen muhabirken o koskocaman bir gazeteciydi. Üstelik, onun yazılarına baktığımız zaman, “voooov” çekerdik, tabi hayranlıkla. O zaman ki aklımızla, aslında tam da onun yaptıklarını yapmak isterdik ama işte o yapandı bizler sadece hayallerimiz de onun yaptıklarına ulaşamazdık. Öyle bir Türkiye’nin muhabirleriydik.
Bizde yüz’e sıfat denir. Hani Kanal D’de haberleri sunmaya başladığında o sıfatına baktığınız da zaten haber vermese de o gülen yüzünün arasından mutlaka size “iyi şeyler söyleyecektir” diye de beklentinizi oluştururdu. Gülen surattan hiç zarar gelir mi diye kaygılanmaz ve izlerdiniz. Ben haberlerine pek bakmazdım ama o belgeselleri, 32. Gün programıyla evet, habercilik tabirinde “bomba” denilen o yapılması güç olan, sıradan olmayan belgeselleri izlerken de ağzınız açık kalırdı.
Atatürk’ün “Muassır medeniyet” dediği batıyı görmüş, gençlik yıllarını oralarda geçirmiş bir insan olarak M. Ali Birand’a hep o “muaassır medeniyet” görmüş ve onu bilmiş bir insan olarak bakar ve izlerdim. Yazılarını hayranlıkla okurken de belgesellerini izlerken de hep hayal ederdim ama ben hayallerim de de onun yaptıklarını yapamazdım. Ama hayal kurmak için bile bir şeyleri bilmek gerekirdi, ben en azından “Batı” nediri bilmezdim. Ha bildiğimiz sadece bizim “Alamancılarımız” dan duyduklarımızdan ibaretti, o kadar. 
Türkiye, demokratik bir ülke değildi, bunu zaten biliyordum ama demokratikleşmesi için çabalayan insanlardan birinin M. Ali Birand olduğunun farkındaydım. 1988’de PKK Lideri Abdullah Öcalan’la Bekaa vadisinde yaptığı söyleşiden tutun ardından Moskova’nın o karlı kremlin sarayı önünden verdiği haberlere kadar, hayalimle dahi gidemeyeceğim yerlerden haber veren insandı Birand. Hem imrenirdim mesela o Moskova’daki kremlin sarayı önünden başındaki kalpakla yaptığı röportajlara..Hele hele askeri vesayetlerin yükseldiği dönemler de Türkiye’den farklı bir ses dendiğinde hemen akla gelen isimlerdendi. Çünkü, Türkiye’de herkes askeri vesayete alıştırılmıştı ama o hani “Muassır medeniyet”leri gören bir insan olarak bakardınız, tam da siizn bas bas bağırmak istediğiniz bir sırada kalemi ile size tercüman olur ve gümbür gümbür gümlerdi, siz de onun yazılarıyla mutlu olur, umutsuz görünse bile “Gelecek Demokrasi gelecek” diye umutlanırdınız. 
Türkiye gibi bir ülkede olabilecek en cesur gazetecilik örneklerini verirken M. Ali Birand, bir gazetecinin ulaşmak isteyip de ulaşamadığı yerlere ulaşır ve gündemi değiştiriverirdi. Onun yazdıkları bizi mutlu ederdi ama bu ülkenin sahipliği(!)ni kimselere kaptırmayan, asker ve yargı kanadında hep “yaramaz vatandaş” yaftasını alırdı M. Ali Birand. Evet, çok kez yargılandı, “Neden Abdullah Öcalan’la görüştün” diye yargılandı, o yetmedi, TRT’nin paralarını sen “çarçur ettin” diye yargılandı.Yetmedi daha neler nelerle suçlandı ama o hiç yılmadı, o gülen yüzünü hiç ekşitmeden habire ona dava açanlara inat edercesine bildiğini halktan esirgemedi.Bir yığın gazeteci yetiştirdi 32. Gün programı ile, o yetiştirdiği elemanlar bugünlerin “en”leri arasında yayınlar yapıyorlar. Cüneyt Özdemir’le yaptığı bir program da da anlatıyor zaten her şeyi. Özü sözü bir insandı.
“Asker ne derse onu yazan bir medya” yapılanması olduğunu orada söylüyor. “öyle alıştırılmıştık” diyor Cüneyt Özdemir’e. 28 Şubat olaylarında haberin nasıl hazırlandığını zaten yaptığı 28 şubat belgeseli ile de anlatıyor. M. Ali Birand, kendi kitabında kendini anlatırken şunları söylüyor;
“İstanbul’daki yaşam asıl, uzun yıllardır çalıştığım Milliyet’te ayrılıp SABAH’a geçmem ve 32. GÜN’ü de TRT’den Show TV’ye taşımamla birlikte çok değişti. Hem o dönemlerdeki PKK terörünün artması nedeniyle esen fırtınaların arasında kaldım hem de devlet politikalarına muhalif yaklaşımım bana pahalıya mal oldu. Yıllar sonra farkına vardım ki, TRT’de açılan davalarda dahi asker parmağı varmış. Yıllarca, ardı ardına gelen mahkemelerle mücadele ettim. Çok yorucu ve üzücü dönemlerden geçtim.
1997’de ünlü 28 Şubat müdahelesine muhalefetim ve Kürt sorununda resmi ideoloji ve söyleme karşı çıkmam nedeniyle, asker tarafından andıçlandım. Genelkurmay Başkanlığı’nda hazırlanmış bir komplo sonucu, SABAH’tan kovuldum ve Show TV’deki programım da durduruldu. Asker, Kürt sorunuyla ilgili tutumumdan dolayı beni cezalandırmıştı. Hayatımda hiçbir zaman bu kadar acı çekmemiştim. 
Bu korkunç olay, bir yandan bana çok farklı bir dünyayı da açtı.
1997 Temmuzunda, askerden korkmayan tek patron sayılan Aydın Doğan, CNN TÜRK’ ün kuruluşunda bana görev verdi ve POSTA gazetesinde başyazı yazmaya başladım.
Doğan Grubu’yla yeniden buluşmak hoştu. CNN TÜRK’te geçen yıllarım da çok güzeldi. MANŞET adlı günlük siyasi bir talk show yaptım. Program çok başarılı oldu. 2005’te de, Kanal D Ana Haber Bülteni’nin Genel Yayın Yönetmeni ve bültenin Anchor’u oldum. Hiç bilmediğim bir alandı, ancak işin içinden sanırım yüzümün akıyla çıktım.
2009’un Ocak ayında, CNN TÜRK yeniden hayatıma girdi. Türkiye’de ilk defa uygulanan bir proje için kolları sıvadım. Hem CNN TÜRK’ün, hem de Kanal D’nin Genel Yayın Yönetmenliğini üstlendim. Ortak bir haber merkezi oluşturduk.
Bu satırları yazana kadar da işin başında olduğuma göre, demek ki hala başarılıyım, demektir.
Bütün bu yaşam sırasında yüzlerce konferansa katılıp konuşmalar yaptım, ödüller aldım. Ancak hiçbiri, Avrupa Konseyinin "Yılın Gazetecisi" (1987) , TÜYAP kitap fuarının "Yılın Yazarı" (1976), Lion klüplerinin Melvin Jones Fellow ödülü ve Fransızları Şövalye nişanı (1993) kadar beni tatmin etmedi”
 Mehmet Ali Birand, Musa Çözen, Ali Kırca, Reha Muhtar,  Mithat Bereket, Rıdvan Akar, Cüneyt Özdemir, Can Dündar, Banu Avar, Banu Acun, Serdar Akinan, Çiğdem Anat, Bülent Çaplı, Deniz Arman, Coşkun Aral, Ahmet Sever, Cenk Başlamış, Ayfer Dedekorkut, Cem Öğretir, Kerem Şenel ve Utku Başar  gibi isimleri yetiştiren bir insandı. Dünya liderlerini Türkiye ekranlarına taşımakta da mahirdi, Türk televizyonlarının uluslararası çapta en çok tanınan haber programı olarak gösterilen 32. Gün'de François Mitterand, Helmut Kohl, Muammer Kaddafi, Margaret Thatcher, Boris Yeltsin, Mihail Gorbaçov, Saddam Hüseyin, Jacques Chirac, Yaser Arafat ve daha çok sayıda dünya liderinin röportajları yayınlanmıştır. Mehmet Ali Birand, bir duayen gazeteci olarak bundan sonra unutulmayacak bir halk gazetecisiydi.28 Şubat post modern drbae diye nitelenen o süreçte “Andıç”lanan gazetecilerin başın da M. Ali Birand geliyordu işte, artık gerisini siz varın düşünün.Ama artık, M. Ali Birand, artık kimse bundan sonra “Andıç”layamayacak, ne mutlu! kalın sağlıcakla.

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Üye değilseniz hemen üye olun veya giriş yapın.