Mutluluk mu filozofluk mu?

 Üst üste gelen davetiyeler, şu sıcak yaz günlerinde ister istemez sizi biraz düşünmeye itiyor. Tamam, sevenler evlensin, evlensin de ama anne veya baba veya abla veya ağabey veya nene veya dede gölünü almak adına değil, kendileri bir yuva kurma adına evlensinler. Mutlu olsunlar, o davetleri biz de kaçırmayalım, destek olalım, şen şakrak oynayıp, kurulan mutlu yuvalarla topluma pozitif enerji katalım. Ama öyle Sokrates’in ifadesiyle “kesinlikle evlen, karın iyiyse mutlu, kötüyse filozof olursun” a da çocukları kurban etmeyelim!
Tatiller midir yoksa mevsimin sıcaklığımıdır bu evlilik törenlerinin yaz mevsiminde yoğunlaşması. Herkes bekler bekler de bu yaz günlerine mi denk getirir evlilik törenlerini, siz fırsat bulamazsınız belki de gelen davetiyelere yetişmeye ve eleme bile yaparsınız kimine çiçek gönderir belki bir telefonla da geçiştirdiğiniz olur. Veya benim yaptığım gibi hiç birine katılamadan, genel bir “itiraz” gibi algılamalara yol açsa da bunu göze alırsınız! Davet davet üstüne gelince bir keresinde kesin bir itirazımı dile getirmiştim. İstanbul’dan amcamdı telefonla arayan. “…..’nın düğününü İstanbul Büyük şehir belediyesi  Florya tesislerinde yapıyoruz , geliyorsun değil mi Mustafa?” diyordu. Gitmekle gitmemek arasında hala kararsızdım ama gitmemekti niyetim aslında. Bazı duyumlarım vardı, evlenecek olan kuzenim sayılıyordu, hatta her ikisi de kuzenlerim olurlardı ama bunlar, birbirlerine aşık iki genç olarak değil bazı tavsiyelerle bir olup bittinin kurbanı oluyorlardı. Bunu bana ifade edenlerde kuzenlerim sayılırlardı.
Evlenecek çiftin her iki tarafını da tüm aile zaten tanıyor biliyor zaten aynı akrabaydık. Fakat bu akrabalık bağı, sizin hemen aklınıza haklı olarak gelebileceği gibi bir “araziler bölünmesin” kaygısından uzaktı. Aynı akrabaydık ama çocukların birbirlerini tanıdıkları bile söylenemez uzaklıktaydı. Sadece “olur mu acaba” denmesinden ve yakıştırmaların ardından tam olarak tüm aile, “olabilir” de karar kılmışlardı. Fakat, burada aile büyükleri ve belki aracıların bu iki genci iyi pazarlaması(!) sonucu gelinen bir düğün arefesiydi. Evet, söz kesilmiş ama nikah ve düğün bir arada yapılıp, evlenen çift bir an önce Dubai’ye yerleşeceklerdi. İşte böyle bir düğüne çok sevdiğim amcam tarafından da özellikle davet ediliyor olmam, o düğüne kesinlikle gitmem anlamına geliyordu. Bunun için de amcama bende telefonda , “amca, tamam ama bazı duyumlarım oldu. Bu çocuklar alalecele evlendiriliyor ama hala net olarak, gönülden sanki evet denmemişlik var gibime geliyor. Eğer öyle bir durum varsa ben o düğüne gelemem” dedim.
Biz amcamla her şeyi rahatlıkla konuşabilen amca-yeğeniz. Onun için de ben doğru bildiğimi olduğu gibi yansıtmaktan çekinmedim, hatta amcama “gelmem” bile dedim. Ama amcam bu kez ses tonunu hafif yükseltip, biraz da bunu kendisinin de duyduğu ama gerçeğin hiç de öyle olmadığı edasıyla, “ olur mu öyle şey canım, nerden kim çıkarıyor bunları. Yok öyle şey mi olur” deyince gidiyorum düğüne. Evet, yemekli ve görkemli bir düğündü! İyi ama sonrası, sonrası bana ilk gelen duyumların doğru olduğunu ortaya koydu! Onca emek, onca uğraş ve onca heyecandan sonra bir ay bile sürmeyen bir evlilik ve tabi ardından resmi boşanma durumları. Hocalar, muskacılar, iyi nefesliler, nice falcılar gidilmedik kimse kalmadı bu evliliği kurtarabilmek adına ama olmadı. Boşandılar..
Son yıllarda artan boşanmalar, bu tarz evliliklerin sonucu maalesef. Oysa bir toplumda mutlu evliliklerin çok olması, o toplumu da mutlu etmez mi? İki gönül bir olursa bundan diğer gönüller tanıdık veya tanımadık önemli değil onlar mutlu olmaz mı? Yani sırf Sokrates öyle demiş diye “kesinlikle evlen, karın iyiyse mutlu, kötüyse filozof olursun” ifadesine sığınıp, mutsuz evliliklere daha ne kadar yol vereceğiz? Biz, katıldığımız evlilik törenlerine birer rol, konu mankeni olarak mı yoksa çiftlerin “tamam bunlarda bir iki yıla varmaz boşanırlar” dedikodularının yayıcıları olarak katılmış olacağız? Evliliklerin bile mal ve mülklerin dikkate alındığı, sevgi ve saygının tüm o mal ve mülkten sonra söz edildiği çiftlerin düğünlerine koşar adımlarla mı gideceğiz? Ben dersimi aldım, ezberledim ve ürktüm. O yüzden artık düğün davetiyeleri benim gözümde birer “hiç” oluverdiler.
Oysa diyorum, şu birbirini seven veya sevdiğini sanan gençler, sevdiklerini yakınlarıyla rol yapmadan paylaşsalar, ve tabiî ki mutlu bir yuva kurmalarına el birliği ile destek olunsa daha güzel olmaz mı? İnsanların tabi olarak tabiatları var, burçları var. Bilim ilerlemiş artık, birbirlerine zıt tabiatlarda olan insanların ilada bir araya getirilmelerinin önüne geçilse kötümü olur? Uyarılsa gençler, mesela tabiat uyuşmazlığı olan gençlerin birbirlerini sevdiğini söylediği yerde bunlara “aşkın gözü kördür” diyerek, tabiat uyuşmazlıkları anlatılamaz mı?
Şimdi bana , kızanlarınız olabilir ama tabiatı su olan bir insanın tabiatı ateş olan insanla kuracağı yuva ile, tabiatı toprak olan bir insanın tabiatı su olan bir insanın kuracağı yuvadaki mutluluğun aynı olabileceğini kim nasıl garanti edebilir? Tabiat uyuşmazlığı, aynı zaman da seven(!) insanların, flört devrelerinde bile kendilerini birbirlerine tam olarak anlatamamasına yol açar. Yani, tabiatları ters olan insanların birbirlerine söyledikleri sevgi sözcükleri bile söylenenle anlaşılan gibi olmaz. Sevgi sözcüğü bile yanlış anlaşılır. O yuva kurulduktan sonra bir soğan kabuğu veya turşu suyu bile onların boşanmalarını getirir işte. Elimden gelse, tüm seven insanları öncelikle tabiatlarının uyumlu olup olmadığına bakarak, eğer uyuşmuyor, yani ters tabiat talarsa onlara bu durumu  evlilikten önce açarım. Mümkünse, Toprak ile su grubunun, Ateş ile Hava grubunun da kendi içinde evliliklerine daha saygılı bakabileceğimi ifade ederim. 
Ateş ile Su, veya Toprak ile Hava tabiatlarına sahip sevgililer, flört devrelerinde birbirlerini ne kadar “tanıdık birbirimiz” derlerse de tam olarak tanıdıklarına inanmıyorum. Bu gruptaki insanlar, yani Ateş ile Su grubunun insanları evlendiler diyelim, bir gün piknik yapacaklarsa, o günün durumuna bağlı olarak, evlenen kız piknikten denizi anlarsa, Ateş grubunun insanı o pikniği dağ olarak algılar ve benimserse, o evli çift, o gün Denize mi yoksa Dağa mı çıkarsa mutlu olurlar? Tabiat, farklılığı böyle bir şeydir işte. O gün, canı deniz isteyen birey, sırf eşi istedi diye dağa çıkmakla taviz vermek zorunda kalıp, güya mutlu olurken, bunun tersi de diğerinin mutluluğu olabilir mi? Bu insanların hangisi, böyle bir durumda “mutluyuz” diyebilirler? Veya, birisi “et”obur diğeri de “ot”obur olan bir yeni çift, bir ömür boyu ne kadar birlikte “mutlu” olabilirler? Oysa mutlu çiftlerden doğacak çocuklar, bu topluma pozitif enerji kazandırır, mutsuz çiftlerin çocuklarıysa negatif enerji verir. Siz karşınızda hangi tür evlilikleri ve hangi tür çocuklardan görmek istersiniz? Bunu kendinize hiç sordunuz mu? Sormadıysanız soruverin ve cevabını da siz buluverin lütfen. Kalın sağlıcakla.  
Not: Bu yazım aynı zaman da www.karadenizolay.com , www.kuzeyhaber.com , www.24haber.net ve Hizmet Gazetesi’nde  yayınlanmaktadır. 

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Üye değilseniz hemen üye olun veya giriş yapın.