Oruç mu tuttuk?

 M. Kemal AYÇİÇEK – 5 Ağustos 2013

Bayram haftasındayız artık. Bir ay boyunca oruç ibadetine halel getirmemek için gayret ettik, kimi bu ibadetin hakkını verdi kimileri belki veremedi ben işin orasında değilim. Elbette Allah’ın emrini yerine getirmek için bir ay boyunca şu uzun yaz günlerini, aç ve susuz geçirebilmek çok kolay olmamıştır. İnsanlar, kendi vicdanlarında “oruç tuttum” diyerek, kendilerini, ‘ibadet görevini hakkıyla yerine getirebilmişlik duygusu’ ile rahatlamışlarsa bunda sorun yok tabi ama ya geçmiş yıllarla bunu kıyasladıklarında içlerinde kaygıları varsa ona ne diyeceğiz?

Amacım kafaları karıştırmak değil elbette, nasılsa ibadet Allah için ve onun da karşılığını verecek, onu değerlendirecek olan da O’dur. Ramazan ayının ikinci yarısından sonra uzun zamandır gidemediğim yerleri gezdim. O en sıcak günlerde biraz ferahlayabilmek için camileri de gezdim. Hani susadığınız da bir bardak buz gibi su içmek istersiniz ya, ben özellikle o çok susadığım saatlerde gittim camilere. Hem de içinde muslukları akan, şadırvanları olan camileri. Bursa’da Ulucami ve Yeşil Cami bunlardan sadece ikisiydi. O susamışlığım, şadırvanlardan akan suların sesiyle gidiverdi. Bir zenci çocuğun kana kana içtiği suyu sanki ben içmiş gibi oldum, müthişti!

Gezdiğim camilerde okunan mukabeleleri ve o mukabeleleri süren cemaati izledim. Kadınlı erkekli camileri doldurup, hani şu öğlenden sonra bir şekerleme yapacağınız anlar olur ya tam da o saatlerde o insanların huşu içinde sürdükleri cüzleri, beni yıllar öncelerine götürdü. Hiç uyumadan gittiğimiz bir camideki vird kitapçığını pür dikkat izleyişimi hatırladım. Uyumamak için sarf ettiğim çabayı, caminin camından gördüğüm sarıklı mezar taşlarının beni tehdit edişini, izleniyormuş gibi bir gözün sürekli üzerimde oluşunu yeniden yaşadım. Camilerin oruçlu halde gezilişindeki güzelliği ve iç huzuru nasılda derinleştirdiğini, o camileri gezen insanların suratındaki sadeliği ve samimi birer insanlığı keşfettim yeniden. Uzun zamandır böylesi mana dünyasının içinde olamamıştım, büyük şehirlerdeki o devasa Çınar ağaçlarının gölgesinde oruç tutuyor olmanın çok farklı bir heyecanını yeni baştan yaşadım. Ramazan gecelerinde iftardan sonra insanların neden her gece farklı camileri gezme alışkanlıklarına veremediğim anlamı sanırım yeni yeni yeni kavradım. O insanların mutluluğunun sözde olmadığını ve ‘deli’ olmadıklarına da kanaat getirdim!

Şu İstanbul’daki Gezi parkı eylemleri ile meşhur olan(!) Beşiktaş sahilinde, Dolmabahçe’ye bakar haldeki Bezm-î-Âlem Valide Sultan Cami’ni ünlü olmadan önceden gördüğüm halde sırf modaya uymak adına yeniden gezdim, daha farklı baktım o meşhur camiye! İçini gezerken, başlarına cami içindeki eşarpları bağlayıp, ziyaretçilere konan sınıra yaslanarak bol bol fotoğraf çeken turistleri izledim. Dışarıdaki hava sıcaklığına nispet o caminin içindeki serinliği ve o serinliği fırsata çevirip, orada orucuna gün ortası şekerlemesi ile mihrabın ön alt boşluğun da destek olanlara baktım, henüz şekerlemeye başlamamış olanlarla bakıştık! O bakıştıklarımızdan bazılarının sanki ‘görev icabı’ orada şekerledikleri (!) izlenimini de almadım değil tabi. Velhasıl, camilerin Ramazan ayında normal zamanlardan daha bir albeniye sahip olduğunu öğrendim!

O gezdiğim yerlerde kimi zaman imsak vaktine on beş dakika kala ağzımızı bağladığımız da oldu. Biraz zor oluyor tabi, ezan okunmadan sadece saate bakarak oruca başlamış olmak pek alışık olmadığım bir durumdu. Kimi teravih namazlarının cami hoparlöründen dışarıya veriliyor olmasına da, kimi belediye hoparlöründen okunan salaların uyuyan çocukların irkilebileceğine bakılmaksızın salıverilmiş olmasına kızdım, kimi yerlerde davulcuları kovan insanlara rastladım. Ramazan ayı, sabır ayı diyenlere de ama aşırı sinirlenenlere de denk geldim, kimilerinin de Hac farizalarını yerine getirdiklerinde hangi dilden olursa olsun insanların “Hacı sabır hacı” tekerlemelerini, burada da yapıyor olmalarına tanık oldum. Eften püften basit meseleleri büyüterek, sırf güya ‘Orucuma halel getirdin’ gibi saçmalıklara güldüm geçtim.

Geçmişte insanların nasıl oruç tuttuklarıyla ilgili anılarını bir çok yaşlıdan dinledim, bugünlere baktım. Kimi eskilerde saatlerin olmadığı, elektriklerin olmadığı zamanlarda havaya bakarak oruca başlamışlıklarını anlatırken, “Oruç mu tuttuk, Allah kabul eylesin” diyerek geçmiş yıllardaki o oruçlarının kabul edilip edilmediğinin kaygılarını ‘Tövbe’ ederek dile getiriyor. Ramazan imsakiyelerinin öyle sanıldığı gibi pek de layıkıyla işlevinin ne olup olmadığının bilinmediğini, kimilerinin o imsakiyelere ne kadar fazla anlam yüklediğine hala bir anlam veremedim. Onca Televizyon da Ramazan ayı nedeniyle program yapan din adamlarının farklı tellerden çalıyor olmalarının cennet kapısında sanki kuyruk sırası kavgaları gibi algılandığını da fark ettim. Ramazan eğlencelerinin geceleri adeta bizim Karadeniz’deki yayla şenlikleri ile yarıştırıldığını fark ettim. (İstanbul Esenler Belediyesi ve Ümraniye Belediyeleri’nin kulakları çınlasın). 

Ramazan ayının son gecelerinden birinde Zuvas yaylasındaki sahur yemeğinde teyzemin yaptığı üzeri tereyağı ile kaplı kuymağın ardından derin bir iç çekip, sanki geçmiş yıllarda gecenin sabaha döndüğünü gün ışığı ile fark ettikleri anda oruca başladıkları yıllardaki ibadetlerinin kabulünü candan dileyen duasına “Amin” dedik. Bir düşünsenize, onca yıl gün ışığına bakarak oruca başlamış bir nesil, şimdi gecenin zifiri karanlıklarında aynı ibadete kaşık sallıyorlar. Eski yıllarda tutulan oruç mu oruç tu, yoksa şimdiler de tutulan oruç mu oruç oluyor? Var mı bunun şimdiler de bir cevabı? Sahi biz eskiden mi daha iyi Müslüman'dık, yoksa şimdi mi daha iyi Müslümanlarız? Şimdi yine bir sahur vakti ve bizim evde yine kuymak kokusu geliyor, oruca başlamak için gün ağarmasını değil de imsakiyedeki imsak vaktine uyuyoruz, eski günlerdeki oruç vakitlerine imrenerek. Umarım herkes, kendi vicdanındaki netliklerde yapmıştır ibadetini ve bir bayramı hak etmiştir. 

Devir zor, hele de gerçekten “Ben iyi bir Müslüman'ım” diyenler için çok zor! Dünya’nın her yerinde aynı ibadeti yapan insanlar, Türkiye’deki gibi ibadetini yapamadılar. Mısır’ın Adeviyye meydanını dolduran insanlar, Suriye’de, Irak, Filistin, Fas, Libya ve daha bir çok ülkede çatışmalar, günümüz Dünyasında olmaması gereken ve apaçık işlenen insanlık suçuna maruz kalarak aynı ibadeti yapıyor. Ve yine Allah’a inanan insanlar, aynı bayrama ne yazık ki İslam coğrafyasında kan ve göz yaşı altında giriyorlar. Ne zamana kadar daha sürecek bu tezat? Onca ülkenin inanan insanları, ne zaman dirlik ve düzen için de müreffeh bir Dünya’da oruç tutup, gerçekten bayramları da bayram olarak kutlayacak? Böyle bir Dünya’da sıradan bir Müslüman, kendine dönüp “Ben bir Müslüman'ım” nasıl diyecek? Ramazan Bayramının tüm insanlığın saadetine vesile olmasını diliyorum. Bayramınız Mübarek olsun! Kalın sağlıcakla.

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Üye değilseniz hemen üye olun veya giriş yapın.