Türkiye'de Asker, Libya'daki şakir

 M. Kemal AYÇİÇEK- 12 Eylül 2011

Nerden çıktı şimdi bu, ne demek “Türkiye’de Asker, Libya’daki “Şakir” gibiydi” demek diyerek, “hah bak, yine askeri yıpratmak için yazmış bu manyak” diyenleriniz olabilir. Varsın olsun, bana manyak denilecek diye, düşüncelerimi beynimin saklı köşelerinde salt hücrelerime yük edeceğine, düküvereyim buradan diye düşündüm. Beni bu yazıyı yazmaya iten asıl şey, Genel Kurmay başkanımız Özel’in Malatya, Diyarbakır, Şırnak gibi Güneydoğu illerindeki ziyaretleri oldu. Bu gezi, Genelkurmay sitesinde yer almadı ama medyada da öyle fazlaca dikkat çekmedi. Ama benim hoşuma gitti doğrusu.
12 Eylül 1980’de bu ülkede askeri darbe yapan Devlet askerleriydi, gerekçeleri ister 35. Madde olsun ister MSP’nin Konya mitingi olsun, ister sokaklardaki anarşi olsun isterse Cumhurbaşkanının TBMM’de seçilememiş olması olsun ne olursa olsun ama güya o darbeyi, bu Millet adına yapıyorlardı. Devletin askerleri, millet için milletin seçtiği insanları tutukluyor ve hesap soruyorlardı. Oysa şimdi, aynı milletin seçtikleri 31 yıl sonra bugün, aynı milletin daha önce seçtiklerinin aksine görevlerini, seçilmişlik çerçevesinde hakkıyla ve layıkıyla yapınca durum değişti. Devlet’in askerleri de, seçilenlerin görevlerini hakkıyla yapıyor olmalarından olacak asli görevlerine döndü. Böylece Devletin askerliğinden milletin askerliğine döndü.
Genel Kurmay Başkanımız Orgeneral Necdet Özel’in başta Malatya, Diyarbakır ve Şırnak olmak üzere Güneydoğu Anadolu’daki sınır illerimize yaptığı gezi için ne düşündüğümü soran  arkadaşıma  Facebook’ta , “Devletin askeri, milletin askeri oldu işte” diye kestirmeden cevap verdim.  “aynen” dedi, karşımdaki arkadaş. Genel kurmay başkanımız Necdet Özel’in Güneydoğu illerindeki incelemeleri için “guruluyum ve mutluyum, işte benim genel kurmay başkanım, işte benim askerim” derken, girdim araya, “Allah Allah, sen ha” dedim sadece. Evet o da böyle düşünüyordu.
 Kimliği çok önemli değil ama bir vatandaşın asker algısı, ne yazık ki bizim askerimiz tarafından hiç dikkate alınmadı. Sadece onlar, yani askerler, millet nasıl algılarsa algılasın düşüncesiyle kendi elitist ve de halka tepeden bakan bir tavır ve “en iyisini biz biliriz” mantığı ile bildiklerini uyguladılar yıllarca. Hatta “bin yıl sürecek” filan gibi iddialı açıklamalarda da bulundular geçmişte biliyorsunuzdur. Vatandaşa tepeden bakmakla kalmayıp, askerlik şubelerine astıkları afişlerde, “babanız sakallı ise şubelere  gelmeyecek” veya “başörtüsü ile kışlaya girilmez” gibi tavırlarla, çocuklarını askere aldıkları insanları bir hiç yerine koyarak, adeta çocuklarının şahsında yıllarca o insanlara hakaret ettiler. Oysa Anadolu çocuğu, ailesine annesine babasına hele askerlikte yemin edecek ve artık “bende adam oluyorum anne, baba” diye gösteri yapacakken, ona bunu bile çok gördüler. Oysa Anadolu’da askerlik yapmayan gençler, “adam” yerine konmazdı, bunu bilmiyorlardı. Anadolu genci, asker olurken davulla, zurnayla bir bayram havasında vatan görevine koşarken, aynı gençlerin anne ve babaları sanki o gençler üzerinde hiçbir emekleri yokmuşcasına yok sayıldılar. O anne ve babaları yok sayan asker, milletin askeri olabilir miydi? 
Çocuğunu şölenlerle askere gönderip, Türk bayrağına sarılı tabutu geldiğinde, kendi çocuğunun cenazesinde kendi oğlunu son bir kez tabutta bile görebilmelerini “yasak”layarak, o anne ve babaların yüreklerinin acısına merhem olmak, onlara göre “yasak”lamayla mümkündü. Tabutu üzerinde Türk bayrağı olduğu halde göstermelik bir cenaze töreni yapılan asker, “eğitim zayiatı” diye, “Şehit” sayılmazken, o anne ve babanın konu, komşusu, köylüsü karşısındaki psikolojilerini dikkate almayıp, cenazenin görülmesini “sakıncalı” sayan bir anlayışı adeta dayattılar. Kime ne soracaksın, nasıl soracaksın bunlar hep mesele oldu bu toplumda. Yanlışlıkla vurulan askerler veya kayıpları saymıyorum bile. Askerlerin sivil insanlarla konuşmalarına bile “yasak” konmuştu. Kendini Milletten soyutlayan ordu, ne kadar Milletin ordusu olabilirdi?
 Bu tıpkı bizim Türk İşçilerin libya’da Muammer Kaddafi’den bahsederken ondan “şakir” diye söz etmesine benzemiyor mu? Libya’dan Kaddafi rejiminin son günlerinde gemilerle Türkiye’ye getirilenlerden emekli bir arkadaşım anlattı. Libya’ya giden işçilere orada ilk söylenen şey, “sakın ha, hiçbir yerde Kaddafi’den bahsetmeyin, eğer ondan illa da söz edecekseniz mutlaka Şakir dersiniz”di. Çünkü Libya’da Kaddafi’nin adını anmak, bir suçtu ve siz o ifadenizden dolayı mutlaka bir şekilde sigaya çekilirdiniz. Libyalılarsa kendi liderlerinden sadece “reis” diye söz ederler, onlarda “kaddafi” adını kullanmazlarmış. Bizim işçiler, libya’da kaddafi’ye “Şakir” derlerse sorun olmuyormuş ama herkeste o “şakir”in ne anlama geldiğini biliyormuş.  Türkiye’de de asker ile ilgili bir şey söylemek aynı şekilde yasaktı ve “asker” diye bir kelime yazsanız, “hımm” veya daha farklı muamelelere tabi tutulurdunuz. Ya aracınız varsa başınıza bir kaza, ya da yönünü bilemediğiniz yargılamalar veya farklı cezalarla karşılaşırdınız.komplo momplo gibi bişeyler yani. Milletin “övünç” duyması gereken askerden Cumhurbaşkanları “övünç” duyar hale gelmişti. Oysa askeri ile milletin “övünç” duyması asıl olması gereken değil miydi?  Bir 12 Eylül’ün yıldönümünde bu milletin ordumuzu “peygamber ocağı” olarak görüyor olmasının anlamını kavrayan komutanlarını her zaman minnet ve şükranla  baş tacı yaptığı ve yapacağını askerlerimizin de görmesi gerekir. 
TSK’ ya açık çağrı
Elçiye zeval olmazdan yola çıkarak Türk Silahlı Kuvvetlerimiz’den, Yazımın burasında dedemin yetim kalmasından duyduğu rahatsızlığının, babamın dedesinin “askere gitti bir daha dönmedi” denilmesinden, annemin dedesinden , “askere gitmiş bir daha haber alınamamış” demesinden bende rahatsızlık duyuyorum.  şu TRT’de yayınlanan  “cevapsız mektuplar” belgeselinin depreştirdiği, “cepheye gidip dönmemiş” askerlerimizin, hangi ailenin çocuğunun hangi cepheye gittiği ve nerede veya neden geri dönmediğine ilişkin sorularına bir cevap verilebilirse, bu milletin kanamış bir yarasına verilecek cevabın bir teselli olabileceğini düşünüyorum.  Ha o “kayıp ecdadımız”dan gelecek bir haber, belki kayboldukları cephelere yönelerek okuyacağımız bir “Fatiha” ile milletimize moral verir.
Beyaz gömlekli adam
Gecenin bir yarısı..elinde bir poşetle bir adam otostop çekiyor..aldım adamı..Yeşilyalı’ya kadar gidecekmiş, olsun dedim yolumun üzeri zaten..3 çocuk babasıymış.kaynanasından dönüyormuş..el atmasından belliydi, sıkıntılı olduğu. Nerden dedim, kaynanamdan dedi. Hayırdır dedim, benim hanım dedi. 20 gün önce kavga ettik, çocukları bırakıp gitti annesine..döner dedim dönmedi. Gittim onunla konuşmaya..nedir sonuç dedim, “olacak galiba” dedi. Çocukları götürmüş bırakmış kayınvalidesine..neden kavga ettiniz dedim, “bir hiç yüzünden” dedi. “başkaları yüzünden, hem o yanlış anlamış hem ben” dedi sonra.. “özür diledim, ağladım kaynanama” dedi. Sonra “konuştuk bıraz, dönecek gibi” dedi. Ardından 20 günde 7 kilo verdiğini, işte çalışamadığını, psikolojinin alt üst olduğunu anlattı. Sonra da , “hani biz evde kadınlar ne yapar derdik, boş boş oturuyorsun akşama kadar derdik meğer durum öyle değilmiş, ben 20 gün boyunca o çocuklarla nasıl uğraştım, anam ağladı. Kadınlar meğer ne çok iş yapıyorlarmış da bizim dünyadan haberimiz yokmuş dedim. O çocukların yıkanması, taranması, her birinin ayrı ayrı istekleri, of of yoruldum, kadınların çok büyük işi varmış, bugüne kadar günahlarını almışız meğer, ama tövbe, bin kere tövbe dedim, kendi kendime söz verdim” dedi. Bunları yazacağımı bilse belki konuşmazdı, kim bilir. Bende ona yazarım demedim ama zaten adını bile sormadım ki.
 Kalın sağlıcakla.

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Üye değilseniz hemen üye olun veya giriş yapın.