Daha sonraları CHP Genel Başkanı Deniz Baykal da katıldı sohbetimize ya, ama onun korumaları vardı.
Yer tam olarak neresi çıkaramadım, sanki İstanbul’da bir yerdi, Köşk değildi. Bir işhanının, Sirkeci’deki Zaza han mı desem, Sofcu Han, Yağcı Han, Şeref Han, Çuhacı Han mı yoksa başka bir han mı ama en üst kattayız. Tarih 18 Kasım 2007. İşimizin ne olduğunu bilmiyorum, belki hani bir Pazar günü sinemaya gitme yerine daha sakin gezilebilir düşüncesiyle mi oradayız bilmiyorum.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Dış İşleri Bakanı Ali Babacan ile birlikte hem yürüyor ve hem de sohbet ediyoruz. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, bize İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres ile Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın Türkiye’deki ağırlanmalarını arka planlarını anlatıyordu. Çok mutluydu ve bunu sıradan bir olay gibi anlatıyordu.
Zaten yanımızda koruma diye bir şey yok, bir tek sivil bile yok. Neyse, bir ara Dış İşleri Bakanı Ali Babacan, sanırım başbakandan gelen bir telefon yüzünden yanımızdan uzaklaştı. O sırada bende Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile baş başa kaldım. Orada Cumhurbaşkanı seçilişinden ötürü eşim ve çocukların ne kadar mutlu olduklarını, babam ve amcamların tebriklerini ve takdirlerini iletme fırsatım oldu. Ne zamandır görüşmüyorduk tabi, fırsatını yeni buldum demek ki. Hem sonra o tarz şeyler de uluorta denmezdi ya! Ya da ben diyemem en azından!
Neyse dış işleri bakanı Ali Babacan dönünceye kadar, eski bir Dış işleri Bakanı olarak Sayın cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e, Ali Babacan’ın performansını nasıl bulduğunu, bu işi götürüp götüremediğini, nasıl bir Dış İşleri bakanı olduğunu sordum. Fırsat dedim ya, O’nu en iyi değerlendirecek biriydi Cumhurbaşkanımız, o soru başkasından daha çok O’na sorulmalıydı. Ben de sordum.
Ben soruyu sorarken her halde “Abdullah abi” diye sormuyorum, biliyorum O’nun Cumhurbaşkanımız olduğunu ve ama samimi cevabı nedir diye de sohbet edermiş gibi sordum. Yani çok da önemsemiyorum gibi yaptım.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, önce bir tebessüm etti, bana baktı sonra dedi ki, “daha dört ay oldu bakan olalı, tam değerlendirmek erken olur. Tabi zorlanır ama gayet iyi götürüyor yani, bu işin üstesinden gelir. Performansı gayet güzel, baksana 15 günde kaç ülkeyi gezdi daha yeni döndü. Bunlar kolay işler değil, kendi ülkene uğramadan, ardı ardına tam 11 tane ülkeyi gezip gelmek öyle her babayiğidin harcı da değildir yani. Çok başarılı götürüyor” dedi.
Baktım Dış işleri bakanı Ali Babacan hala görünmüyor, demek ki biraz daha zamanımız vardı. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e, bu kez de AB ile ilişkiler nasıl yürür mü? nedir kanaati bir de onu sorayım dedim. Ne de olsa, AB ile ilişkiler de Başbakan yardımcılığı dönemin de onun uhdesindeydi.
Epey zamandır yürüyorduk, bir iki iskemle bulduk ve orada oturduk, nefeslenelim dedik. Zaten kimse de yok ama Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olduğunu sanki kimse de bilmiyor veya tanımıyor gibiler. Kimse bizi rahatsız da etmiyor yani. Bir iki nefeslendikten sonra Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, bu kez de beklemediğim bir cevap verdi.
“ Avrupa Birliği, bize bir çeltik attı. Bu yarayı taşıyamayız. Ali bey, AB Müzakerelerini dondurur ve diğer işlerine devam eder. Zaten, biraz da yoruldu” dedi. Şok oldum, acaba değişen bir şeyler mi vardı, benim bilmediğim. Yani, sıkıntı neydi veya bu “çeltik” attı dediği nedir, tabi ben bunu anlayamadım!
Sonra koridorun köşesinden CHP genel başkanı Deniz Baykal göründü, 5 korumasıyla yanımıza yaklaştı. Henüz Dış İşleri bakanı Ali Babacan yanımıza dönmemişti. O sırada lavobanın da lambası yanıyordu, belli ki içerde birisi vardı. Deniz Baykal, kollarını sıvadı, abdest alacak gibi değil de ellerini yıkayacakmış gibi, o sordu, “kim var orada” diye. Handayız ya, hanlarda lavobalar da öyle seslenişler olurdu zaten.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, lavoba da kine seslendi. Deniz Baykal’ın fazla beklememesini istedi, ya da ben öyle anladım. Deniz beyin korumaları hareketlendi ama sonra zaten Deniz Baykal, müdahale etti. “çıkar canım, belli ki bir insan var yani, beklerim, önemi yok” dedi. Sonra ellerini yıkadı ve havluya sildi, sonra da Deniz Baykal, telaşlı bir şekilde korumalarıyla gitti.
Biz yine baş başa kaldık Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile, sonra Afganistan ve Irak ile ilgili bazı şeyler söyledi. Çok özel söyler gibiydi ama şu AB ile söyledikleri için “ben bunları yazabilir miyim” diye sordum. Bana baktı, sonra da “3-5 gün sonra yazarsın” der gibi ima etti! “Yazılırsa da çok önemli değil, nasılsa duyulacak” der gibi oldu. Ya da ben öyle algıladım.
Daha sonra da Dışişleri Bakanı Ali Babacan döndü zaten ve özel sohbetimiz sona erdi. Daha başbakan Ali Babacan’a ne dedi ne demedi onlardan haberdar olamadım. Öylece ayrıldık. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Dışişleri Bakanı Ali Babacan, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın gittiği yöne doğru gitti ama ben hala hangi handaydık onu bir türlü çıkaramadım.
Aşağıya indiğimde oranın sirkeci olduğunu gördüm ama Han, hangi handı onu anlayamadım. Hala bulabilmiş değilim, ama bir daha gitsem o hanı adım gibi bulurum. Sonra uyandım zaten. Gördüğüm sıkıcı olmayan ama öyle korumalarla sınırlanmamış da bir Rüya idi.
Sanırım, TBMM’nin önümüzdeki günlerde atacağı adımlarla ilgili önemli değişiklikleri ve Dış İşleri bakanı Ali Babacan’ın “önemli açılımlar” ve “ göreceksiniz, sizde inanamayacaksınız” dediği AB’a yönelik yasalarla ilgili gelişmelerin heyecanıydı bunlar. Ama ne yalan söyleyeyim, büyük bir keyif aldım ben bu rüyadan. Uyandım ama olsun, sorun değil. Hem zaten, hiçbir rüya da öyle istenildiği gibi bitmez ki! Öyle değil mi?
Kalın sağlıcakla.
Not : Bu yazım aynı zamanda www.kuzeyhaber.com ve Trabzon’da yayınlanan günlük Hizmet Gazetesi’nde yayınlanmaktadır.(mka)
