,

Çoruh Nehri buz, Ovit yol vermez!

Unutmaz o mübarek hayvan” diyor ve geçmişte yaşanmış iki Leylek öyküsü anlatıyor. “Ağaçta bir Leylek yuvası vardı, çoban arkadaş onu alıp besledi, evcilleştirmek istedi. Çok ilgilendi ama nasıl olduysa bir kaza ile Leyleğin ayağı kırıldı. O Leylek bize küstü. Ardından da Çoruh kıyısın da unutulmuş bir balık ağına

Çoruh Nehri buz, Ovit yol vermez!

 
 

M. Kemal AYÇİÇEK – Aralık 2015

Kar kış kıyamet ama olsun, evde oturmaktan iyidir yol almak. Çok mantıklı değil ama şartlar zorlayınca da insan denemeye değer diyor. Aslında bu fikri veren de eşimdi ama babama çaktırmadık. Yola çıktığımız da gece yarısına yarım saat vardı. İlk olarak etapta gideceğimiz yol 110 kilometre idi ama dağları aşacaktık, toplam da 552 kilometrelik bir yol vardı önümüz de, dağ, bayır da cabası. Üstelik kar vardı ama yolun açık olduğunu, Salmankaş tünelinin tamamlanmış bir tüpünden gidiş-gelişin yapılabiliyor olduğunu biliyorduk. Aşağıdaki levha da “kar ve tipi nedeniyle yol ulaşıma kapalıdır” diyordu ama bu uyarı yolu bilmeyen ve belki ilk kez kullanacaklar için tedbiren konulmuş olmalıydı diye düşündük ve yol almaya başladık.

Yaşlı anne ve babam böylesi yolculuklar için pek hazırlıksızdı ama üç oğullarıyla da aceleye gelmiş ani bir geziye çıkmaya da karşı gelmediler. Kaşıkçı, Ağanas, Bifara, Dağbaşı derken Çatak’a vardığımızda kar bizi karşıladı. Gerçi yollar da değil ama Karadere vadisinin yamaçların da ve çam ağaçlarının karla kaplı olduğu yol boyu sakindi. Sadece Tilkibeli ‘n de yola yuvarlanmış kayalara dikkat etmek gerekiyordu. Yol sakin olunca da sıkıntısız aştık Tilkibeli virajlarını ve Pazarcık’a vardığımızda artık hem iklim değişmeye başlıyor ve hem de Bahçecik’te Trabzon il sınırlarından çıkıp Gümüşhane il sınırlarına geçiyoruz. Yolda kar var ama hafif rüzgar da uçabilen toz halinde serpinti  kar ve buzlanma var. Allah’dan aracımızın lastikleri hem kış lastiği hem de yeni. Gezge yol ayrımında heyelan olmuş, güzelim asfalt yol kaybolmuştu. Artık uzunluğu 4 kilometrelik iki tüplü Salmankaş tüneline geliyoruz. Yol tek şerit ama bakımlı, yeni bağlantı yolundan Tünele varıyoruz. Yaz mevsiminde tünel çalışmalar nedeniyle sivil ulaşıma kapatılıyordu ama bu kez Salmankaş dağı kar nedeniyle geçit vermeyince Tünelin tek tünelini asfalt ve yol çizgileri ve tünel içi ışıklandırmaları da dahil hazır hale getirip trafiğe açmışlar. İlk kez asfalt haliyle tünelden geçerken annem Necati’ye, “Saate bak bakalım kaç dakika da geçeceğiz tüneli” diyor ama zaten o sıra tüneli yarılamıştık.

nehir buz tutmus

Salmankaş Tüneli çıkışın da hemen karşımız da Karaburga dağı ve ziyaret tepesindeki kayalardan yapılmış şehit anıtları karla kaplı halleriyle karşılıyor bizi. Hava açık ama her yer beyaza bürünmüş, tünele girmeden eksi 9 derece olan sıcaklık tünel içinde eksi 4 derece idi ama tünel çıkışında eksi 12 oldu, aşağıya indikçe de o gece eksi 22 dereceyi Yukarı kirzi ve Arpalı’da. Orası, Aydıntepe’nin de bulunduğu ovaydı. Saat gece yarısını çoktan devirmiş bir sonraki günün ilk saatlerin de vardık Bayburt’a. Geceyi Bayburt’ta geçirdik, Bayburt’ta eksi 15’ti. Kaptanımız Ömer, “sabah erken kalkıp yola girmeliyiz, hadi yatalım” dediğin de saat 03.30’du. Yattık. Sabah kahvaltıya yeğenlerimiz Elif ve Bedirhan’ın çağrısı ile kalktık. Nefis bir sabah kahvaltısından sonra bu kez ilk kez gurbete çıkan eğenimiz Yunus’u ziyaret etmek için İspir’e doğru yola çıktık. Bayburt’un içerisinden geçen o koskoca Çoruh Nehri, burada kısmen buz tutmuştu. Bayburt- İspir yolu pek işlek değil, bu bizim seyahatimizi de kolaylaştırdı. Yol da yer yer buzlanma ve kar var ama gayet dikkatlice seyrediyoruz. Yaz mevsimin de birkaç kez gitmişliğimiz var bu yoldan, yabancısı değiliz bu yolun. Soğanlı dağlarını seyrederek ve Çoruh nehri boyunca iniyoruz vadileri. Rakımı (deniz seviyesinden yüksekliği)1499 metre ve kod adı D-050 olan Devlet karayolu bu yol. 

Biz eski İspir yolunu tercih ediyoruz, bir de Değirmencik köyü kısmı vardı ama orayı kestirmeden gidiyoruz. Aşağı Dikmetaş köyünden geçiyoruz ve Adabaşı köyüne varıyoruz. Eski adı İsponos, burada bir öğlen namazı molası veriyoruz ama her yer kar ve buz. Çok güzel bir cami, şadırvan ve köy odası, şadırvan da sıcak su, cami yerden ısıtmalı ve köylüler mütevazı ve misafirperver insanlar. Biraz gezintiye çıkıyorum ve caminin hemen yanında geçen Çoruh nehrine bakıyorum yarısı karşılıklı buz tutmuş ve 5- 6 kişi o soğukta Çoruh nehri üzerindeki buzlar da koşuşturmadalar. Birisi nehrin biraz yukarısından elindeki bir sopa ile suya vurarak aşağıya doğru koşturuyor, aşağıda meğer ağ ile bekleyen birisi daha var ve balıkları ona doğru sürüklüyormuş, kaldırıyorlar ağı ve boca ediyorlar yine buzların üzerine. Çoruh Nehri’nin kış bereketi ve bolluğunu sevinçle karşılıyorlar. Kenara bırakılan balıkların inceleri ayıklanıp hemen Çoruh nehrine bırakılıyor ve bellice büyüklükte olanları diğerleri çuvallara dolduruyorlar.

soğanlı dağları

 Yanlarına geçemiyorum, onlar nehrin karşı tarafındalar ama nehrin yarıya kadar buz tutmuş tabakası üzerinde ölümüne bir avcılık yapıyorlar. Burada eksi 8 derece sıcaklıkta Çoruh Nehri’nin buzla kaplı kısmın da balık avı yapanların Mustafa Özbek, Selim Özbek ve Hakkı Ayaz tanınabiliyor. Tuttukları balıklar da Çay balığı, sarı, karakanat, bıyıklı ve sazan. Cami önünde konuştuğumuz insanlar, tutulan balıkların köyde bulunan yaşlılar ve çocuklar başta olmak üzere hangi ev de ihtiyaçlı insan varsa onlar olmak üzere bir düzen halinde dağıtılıyor. Sadece balık tutanlar yemiyor tutulan balıkları, balık avından anlayanlar böylesi buz üzerindeki riskli işi yapıyor ama tuttukları balıkları da köylülere ücretsiz dağıtıyor. Bu iş bir komşu dayanışması, birlikte yaşamı anlamlı yapan bir gelenek halinde yaşatılıyor. Büyükler, her zaman saygı gören, yaşlılar, kadınlar ve çocuklar  her an el üstünde tutulan bireyler. Köyün gençleri, kimin herhangi bir yardıma ihtiyacı varsa arkasına bakmadan yardımına koştuğu, kısaca insanlığın yaşandığı ve yaşandığının da adeta günümüz de kanıtlandığı bir yer. Böylesi hasletleri, Çoruh vadisi boyunca geçtiğimiz köyler de gözlemliyoruz.

Cami önü sohbetinde birisi aslında Adabaşı köyünün leyleklerin geçiş güzergahı olduğunu ama artık eskisi gibi Leylek gelmediğini anlatırken biraz da kahırlanıyor. Anlatıp anlatmamak arasında kısa bir süre gidip geliyor ve Leyleklerin çok hassas hayvanlar olduğunu aktarırken, “Unutmaz o mübarek hayvan” diyor ve geçmişte yaşanmış iki Leylek öyküsü anlatıyor. “Ağaçta bir Leylek yuvası vardı, çoban arkadaş onu alıp besledi, evcilleştirmek istedi. Çok ilgilendi ama nasıl olduysa bir kaza ile Leyleğin ayağı kırıldı. O Leylek bize küstü. Ardından da Çoruh kıyısın da unutulmuş bir balık ağına takılıp bir Leylek telef olunca Leylekler sanki bizi cezalandırdılar. O zaman bu zamandır o mübarek hayvanlar eskisi gibi köyümüze konar olmadılar. Bu bizi çok üzüyor, hala o Leyleklere kendimizi affettirmek için her türlü özeni ve gayreti gösteriyoruz ama gelmiyorlar” diyor.
adabasi koyluleri

Her bireri Çoruh Nehri’nin bereketini yansıttığı mükemmel köylerden geçiyoruz. Ballıkaya, Karşıgeçit, Arslandede, Çakırbağı köylerinden sonra artık Bayburt il sınırından Erzurum il sınırlarına giriyoruz. Karşımız da Baksı müzesi ile ünlü Bayraktar köyü var. Çoruh Nehri’nin yer yer tamamen donmuş halinin fotoğraflarını çekiyoruz.  Laleli bu güzergâhtaki ilk Erzurum köylerinden biriydi. Dikmetaş köyü yol ayrımında yolcular için yapılmış küçük bir çeşme, mescit ve tuvaletler ve yemek masası ve oturaklar var. Çoruh Nehri üzerindeki Köprü’nün sağı solu iğde ağaçlarıyla çevrili güzel bir dinlenme alanı burası ve burada da biraz soluklanıyoruz. Kış mevsimi olunca hava erken kararıyor bu yüzden de fazlaca zaman harcamadan İspir’e varmaya çalışıyoruz. Çatakbahçe, Süleymanbağı ve Madenköprübaşı derken İspir’e varıyoruz. Yeğenimiz Yunus burada okuyor. Onu arkadaşları ile halı saha da maç yaparken buluyoruz, şaşkın, haberi yoktu. Şaşkınlığı biraz üzerinden atamıyor ama bize İspir’i gezdiriyor, İspir kalesi, kendi okulu ve yurdu derken güneş batmadan onunla vedalaşıp, ayrılıyoruz. Yunus’un okulunu gezerken müdür ve yardımcıları bize Ovit Dağı’nın geçit vermediğini bu yüzden de ya dönüş için ya Bayburt ya da Artvin üzerinden dönebileceğimizi önerdiler. Bana kalsa ben Ovit dağı yolunu denerdim ama risk almayalım dedi Ömer,  Trabzon’a dönüş için Çoruh vadisi boyunca Yusufeli ve Artvin yolunu seçtik. Bu yolu Ömer daha önce Necati ile gitmişlerdi ama ben de dahil annem, babam da ilk kez gidiyorduk. İyi ki de gitmişiz, bu vadide Çoruh nehri üzerinde ve bu yollarda yapılan tünelleri başka türlü göremezdik.

buz tutmus nehirde balık avı

 Seyahat için müthiş güzel ve ham bir doğa ile insanoğlunun neleri başarabileceğinin öyküleri ile dolu bir güzergahtı bu yol boyu. Çamlıkaya Tüneli ile başladığımız Tünneller silsilesi, sayılacak türden değildi. Hani şu Zikirmatik veya tesbihmatikler var ya onlardan yanınıza almadıysanız öyle parmakla sayılacak türden değillerdi ve sayamadık zaten. Bir yandan yol öbür yandan Çoruh Vadisi üzerindeki  HES ve Baraj tünelleri derken Türkiye’nin değil sadece Dünya’nın hiç bir yerinde böylesi Tünellerle çevrili bir yol güzergahı bulunamaz diyeyim artık gerisini siz anlayın. Yazı ile anlatılacak gibi değil hani bir söz vardır ya “yazma ile anlatılacak gibi değil görmek lazım” diye, işte hem yol güzergahının çok fazlaca işlek olmaması hem doğanın fazlaca tahrip olmayışı ama son yapılan tünellerle süslü bir coğrafya. Doğa derken dağ, taş ve kayaların içleri oyulup, ülkenin kaynakları zenginleştiriliyor. Tabi bunca yatırımın olduğu yerler de çok az da olsa insanların kullanımında bulunan alanlar belki zarar görüyor ama Devlet elbette o zarar ve ziyanı misliyle yöre sakinlerine umarım veriyordur. Artvinliler, Türkiye’nin en fazla okuyan insanların bulunduğu illerimizin başında geliyor.

Yedigöze, Sırakonaklar, Geçitağzı’nın ardından Erzurum il sınırlarından Artvin il sınırlarına geçiyoruz. Her yer de bir yatırım var Çoruh Nehri boyunca ve devasa bentlerle yer yer önü kesilen Nehir yatağının uzunca bölümleri birikmiş sularla küçük birer göller gibi duruyor. Yokuşlu’nun oralar da ikindi namazı için yol kenarlarında küçük molalar veriyoruz. Hava kararınca ve yol boyunca da gelen giden olmayınca biraz garip kalıyoruz sanki İspir Artvin yolunda, çıkışlar, inişlerle virajlı yollar, gece karanlığında bile seyir seyran insana bambaşka bir heyecan veriyor. Babam pek konuşmuyor ama annem sanki doğa ile konuşuyor. Zaman zaman da babam annemin anlattıklarına katkı sunmaya çalışırken Necati, onların arasını buluyor ama cep telefonlarının da şarjları kısıtlı olunca ya da telefonlar çekmeyince bunu da her zaman yapamıyorlar. Kızıldere’de Akşam namazı molası sırasında babam en çok sevdiği Kaşkolunu namaz kıldığı yerde unutuyor ama bunu çok geç fark ediyoruz. ispir de

Buralar da artık o Bayburt – İspir yolundaki gibi ne kar ne de buz yok, soğukta eksi 3 derecelerde filan. Asıl manzaralı yerlere gece karanlığında giriyoruz ve annem “Yok oğul yok bu sayılmaz bir daha gün ışığı ile bu yolları bi daha gideceğiz haa” diyerek basıyor kahkahayı. Babam yolun uzamasından ve Bayburt üzerinden geri dönmekten yana idi. “Ne gerek vardı” diyordu.  Ama bu aslında o’nun, yol yorgunluğunun kısmen itirafıydı bunu anlıyorduk! Ömer de zaten bunun farkında olarak hiç ara vermeden yol almaya çalışıyordu. Üstelik Ömer, üçüncü gününde ve sürekli yol alıyordu, uzun yol yorgunuydu. Hani bana kalsa bulunca bir çay içecek yer, çeker çayımı kahvemi içerek keyifle yol alırdım ama Ömer, anne ve babamın bu yol yorgunluğunu uzatmamak için böylesi fırsatlar gözetmiyordu!

Çeltikdüzü’nü uzaktan da olsa tanıyorum, ışıkları pırıl pırıl ve insanları ve doğası ile unutulmaz bir Yusufeli köyü. 1991 yılın da genel seçim anketi için görevli olduğum da buradan geçmiş ve Yüncüler köyüne çıkmıştım. Gece karanlığında o yıllara yeniden döndüm. Yusufeli, Esenyaka derken Tünellerle örülü bir yol ağır ile daha önceleri defalarca gittiğim ama hiçbir yerini tanıyamadığım bir yoldan Artvin’e vardık! Eski yolları aradı gözlerim, tanıdık bir yer mesela. Hani Osman’la zeytin ağaçları olan bir yerde yediğimiz Artvin zeytinini, sonra anneme götürdüğüm ince siska (yeşil soğan tohumu) ları aldığım o dükkanları aradı gözlerim, olmadı, göremedim. Hem annem zaten o yola girdiğimizi anladığın da bile bana “O siskaları nerden almıştın, yakmıyor, hem de çok bereketliydiler, yine alalım onlardan” bile demişti, bende bunu ümit etmiş ve özellikle de orasını kaçırmamak için dört gözle yol boyu bakındım durdum ama olmadı, eskiler de kalmış o Artvin- Yusufeli yolunu işte o zaman aradım, kimse kırılmasın ama eskilerden yol geçecek güzergahlar belirlenirken o bölge de yaşayan nüfus dikkate alınır, hani “yol medeniyettir” denir de işte o yol güzergahında yaşayan insanlar da o yoldan nasiplenir diye de bir zihniyet vardı, o kaybolmuş ona üzüldüm. 

çoruh nehir buz tutmus

Tamam yeni Tüneller le belki yeni merkezler de oluşacak ama ya geçmişten günümüze aktarılacak ne kalmıştı ki bu yolda? Tüneller belki gerekliydi ama bu kadar da mı olur dedirtti bana açıkçası, bu yolun Tünelli halini hiç mi hiç sevmedim. Zaten küstüm de galiba ama kimseye de bir şey söylemedim! Yine o devasa Deriner barajı, Borçka barajı birer göl gibi gece de olsa gözüktü ya anne ve babam o dev yatırımları pek anlayamadılar. Borçka’da bir mola verdik, hava soğuk ama daha randevularımız vardı yetişmemiz gereken bunun için de habire yol aldık. Cankurtaran geçidinden yeniden geçtik belki orası da kalkacak ortadan çünkü tünel tamamlanmak üzereydi. Hopa’ya inip vardık sahile, artık Karadeniz sahil yolundaydık. Çamburnu’ndaki Hancıoğlu tesislerine kadar durmadık, bu tesislerde doyuncaya kadar köfte yedikten sonra Koyunculu’daki randevumuza gece saat 22.30 sularında yetişebildik. Müthiş bir efordu hepimiz için teşekkürler kaptan ve ekibi, kazasız belasız onca yolu katettik. Mutluyduk hem de çook.

Güncelleme Tarihi: 04 Ocak 2019, 21:09
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER