| ||||||||||||||||||
| ||||||||||||||||||
| ||||||||||||||||||
|
| ||||||||||||||||||
TranslaterTranslate for your languageSON YORUMLANANLARGazeteleri okuyabilirsiniz |
Hanifta kardeşliği
lapazaların dibinden başlayan otların arasında kıp kırmızı küçük parmak başı büyüklüğündeki haniftaları (yaban çileği) görünce içimi sevinç kapladı. Eğildim tek tek topladım avucuma ezmeden. Bir müddet sonra bi goşa (avuç) toplamıştım. Nuri Engin OKUMUŞ- Bayburt
Ramazan öncesi , Temmuz sonları havalar sıcak, İstanbul nefes almakta zorlanıyor. Uzaklar , dağlar çağırıyor gene . Gökyüzüne bakarken apartman aralarından, sarımtırak kirli bulutlar ağır ağır ilerliyor, oysa yaylalarda bulutlar hep yıkanmış kadar beyazdır ve acelecidir. Sefer görevlisi gibi bindiği rüzgarın dalında yuvarlana yuvarlana kaynar gibi hızlı hızlı gider aşar tepeleri, acelesi vardır hep kıpır kıpır hayat doludur. Elini uzatıp yakalamak gelir insanın içinden, kelebekleri tutmak kadar heyecanlıdır. Saçlarını yalarken soğuğuyla nem bırakır tenine öpücük misali ıslaklık. Yaylalar , o dağlar , o bodur çiçekler , çağırır , seslenir binlerce kilometre uzaktan. Gürül gürül karadere ,seslenir “gel gel” diye. Sen hiç lapaza tarlasının altından hanifta topladın mı avucuna tek tek ezmeden , verdin mi kızına üç beş adet en kırmızısından. Salmangas çağırır gene, zilfo açmış kucağını belli ki…. İstanbul sıcak , nemli. İstanbul boğuyor beni . elim telefona gitti birden. Ben Zekeriya’ sız gitmem. Aradım. Ayarladım gene , mutluyum, içim hasret dolu günler geçsin artık . derken bir Cuma akşamı topladım ekibi , ben eşim Aysun kızım Tuğba ve halaoğlu Zekeriya onun eşi Ümmühan ve kardeşi mücahit 6 kişi idik . aracımızda iyi, cipe dolduk . alırken de sırf bu durumlar için 7 koltuklusunu almıştım işe yaramıştı . tabi yola çıkmadan Karadeniz’in kemençe havalarından oluşan cd’leri hazır etmiştim. Güneş arkamızdan vururken otoyolda İzmit’ i geçiyorduk. Ümmühan durur mu gene bana takılıyor, Zekeriya ise her zaman ki gibi sessizce gülüyordu. Kah türkülere eşlik ederken , mücahit fotoğraf makinesinin ayarları ile oynuyordu. Tosya yoluna girdiğimizde yoldaki çalışmalar bizi çok yormuştu . bir dinlenme tesisinde mola verip biraz uyudum. Ardından gece yolda mecit amcanın küçük oğlu ile karşılaştık ve buluştuk . Mehmet abinin doktor çıkan oğlu Hasan’ın düğününe Bayburt a gidiyorlardı. Gece saat 4’ü gösterirken Samsun da Zekeriya’ nın abisi halamın oğlu Hüseyin abinin evine düştük . Yorulmuştuk , hafif bir kahvaltı yaptıktan sonra hemen yattık. Sabah 9 gibiydi tekrar yola girdiğimizde. Tekkeköy’de küçük halama ayak üstü uğrayıp bir hal hatır sorduk ve yola tekrar girdik. Karadeniz solumuzda canik dağları sağımızda uzayıp giden yollarda su gibi akarak ilerledik, derken yine bir telefon trafiğiyle yolda Ordu ya gelmişken Tahir abi ve tayfası ile karşılaştık, onlarda düğüne gidiyorlardı. Trabzon’a vardık, sonra da zanike’ye yollandık. Akşam olmak üzere birkaç yıldız yav Akşam yemeği tam 20 kişi ile yenmişti herkes orda idi uzun zaman sonra o gece rahat bir uyku uyudum. Sabah kahvaltının ardından aynı ekip arabaya dolup karadere yukarı yaylanın yoluna vurduk. Kulaklarımızda kemençe havası ağzımız gevşemiş yüzümüzde gülücükler . mutluyduk, neşeli idik. Önümüzde V şeklinde sıralanmış keskin yamaçlı sıra dağların arasından dere boğazı yukarı yavaş yavaş ilerliyorduk. Mücahit sanruftan dışarı çıkmış aç kurtlar gibi deklanşöre basıyor, doyumsuz manzaranın fotoğraflarını çekiyordu. Arka arkaya şaklayan deklanşörün sesi içeri geliyordu. Ejderha gölü yolun sağında kalmıştı. Durduk. Koskoca gövdesine dolan su ağır ağır dönerken hafif siyaha kaçan rengi insanın içini ürpertiyordu. Yine sayısız resim çekerken hiç sevmediğim şey bu kadar güzel manzarayı kirleten o karelere düşen elektrik kablolarının görüntüsüydü. Allahın güzelliklerine bu kirlilik yakışmıyordu. Çatağı geçmiştik ki üzeri kuru çam dalları ile örtülmüş kar kütüğüne denk geldik . hava bulutlu hafif yağmur atıyordu bazen , Tilkibeli’nde yaylaya giden inekler yolumuzu kesmişti. Onların adımlarına ayak uydurarak ardından takip ediyorduk. Allısı morlusu siyahlısı ineklerin boynuzlarına bağlanmış kan kırmızı gök mavisi rengindeki orlon ipinden yapılmış top püskülleri yola çıkarken kadınların makyaj yapmasını andırıyordu. Süslenmişlerdi, temizlenmişlerdi belli ki. Karadeniz kadını işte bu kendisine bakmaktan aciz ama ineklerini bebekleri gibi süslerdi yaylaya giderken , en arkada yürürdü sürünün ve mutlaka sırtında bir yükü elinde kendine destek yaptığı değneği vardı. o koyu kırmızıya kaçan keşanından görünmezken yüzünün güzelliği, ruhunun inceliği yansıyordu ineklerine taktığı taç misali püsküllü başlıklarlardan. İnekleri incitmeden aralarında geçerek pazarcıkta mola verdik. Ah ! pazarcık değişmişsin kirlenmişsin dere yatakları ıslah edilmiş . insan eli değmiş buralara bozulmuş . o bakir güzellik gitmiş teknoloji gelmiş , içim burkuluyor. Sigara yakıyorum . sevmiyorum HES inizi, hepsinizi ….bırakın buraları değmeyin ellemeyin, dokunmayın çocukluk hatıralarıma bırakın. Tam 20 yıl önce bende ineklerle buradan yürürken üzerinde yemek yediğim taşın üstüne topraklar dökülmüş ve altında kalmış hatıralarım , göremiyorum. O çiğliği görmemek için pazarcık sırtlarına bakışlarımı çeviriyorum. Oralar hala bakir. Kızımla ormanda yürümenin tadına varıyorum , ilk defa kurumuş çam iğnecikleri üzerinde yürümesini öğreniyor. Kaç kez düşüyordu ki kolundan yakalayıp ayaklandırdım. Salmankas yol ayrımında duruyoruz , eski toprak yollar asfalt olmuş . yol güzelleşmiş ama dere yatakları dolmuş güzellikler kaybolmuş. Yinede bin bir zahmetle tüm tayfa dere yatağına iniyoruz 20 metrelik kayalık yığınından . Ümmühan’ ı görün allı morlu çiçekleri seviyor ,nazlatıyor koparmadan dalından. Aysun ve Tuğba ise analı kızlı bin bir zahmetle indikleri yamaçın dibinde resim çekiliyorlardı. Zekeriya dizini sakatladığından o yolda kalmıştı. Bense işi abartıp ayaklarımı çıkarıp salmankas’tan aşağıya doğru gelen karaderenin içine daldım . yosunlu kaygan taşlara bastığımda çıplak ayaklarımla aşık kemiklerim donmaya başladı buz gibi idi su . karşuya geçerek bodur yabani fındıkların arasından geçip belime gelen envai otları yararak geçtim . birden lapazaların dibinden başlayan otların arasında kıp kırmızı küçük parmak başı büyüklüğündeki haniftaları
Acıkmasak ta Taşlıova’da kavakların altında oturup domates ekmek yemeye başladık. Oysa köye 3 kilometre yolumuz kalmıştı ama olsun rüzgarla eğilip bükülen kavaklarının şarkısını dinlerken piknik yapmanın tadı çok güzeldi. Koltukta oturmaktan yorulmuş toprakla kucaklaşmıştık. Evet burası pamuktaş (ermene ) bizim için kutsal topraklar. Çocukluk hatıralarımızın yatağı. Yaylamız, nefes alabildiğimiz yer toprak damlarında koşturup deresinde yüzdüğümüz , çayırlarından yemlik toplarken ayaklarımızın ıslandığı yer. Kıraç dağlarından ahlat toplardık, kuşburnunun dikeninde kanayan parmağımızda kaldı izleri. Kuzukulağı, koyungözü, horozgagası keçiboynuzu topladık yıllarca. Ayıboncuğu’ndan kolye yapıp verdik sevdiklerimize bir zamanlar. Buranın kıymetini buraya gelenler anlar ….. İstanbul’dan bin 200 kilometre uzaklaşmıştık bu maceralı yolculuğumuzda, tabi ona da değmişti.mutluyduk..keşke her yıl, aynısını tekrarlayabilsek, her zaman. Kalın sağlıcakla… Yazı: Nuri Engin OKUMUŞ Fotoğraflar: Mücahit AYÇİÇEK Bu haber 1060 defa okunmu?tur.
|
GALERİYararlı Siteler
kim kimdir?memleket gazeteni oku |
||||||||||||||||
|
Copyright©Tüm hakları saklıdır.Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.karadenizolay.com Sadece İnternet Üzerinden Yayın yapmaktadır. 2003- 2012
Haber Merkezi iletişim e-mail: info@karadenizolay.com
Altyapy: MyDesign Haber Sistemi |
||||||||||||||||||