Karadenizolay
Ana sayfa Galeri Fotoslayt Videolar Bölge E-bilet Medya Anketler Sitene ekle Haber ara Rss
English Deutsch arabic russian azerbaijani spanish chinese français japanese Georgian persian

Translater

Translate for your language

ANKET

Demiryolu, Trabzon'a hangi güzergahtan gitmeli?





Tüm Anketler

Gazeteleri okuyabilirsiniz

Hanifta kardeşliği

Hanifta kardeşliği

Tarih 16.Ocak.2012, 23:49 Editör özel Haber

lapazaların dibinden başlayan otların arasında kıp kırmızı küçük parmak başı büyüklüğündeki haniftaları (yaban çileği) görünce içimi sevinç kapladı. Eğildim tek tek topladım avucuma ezmeden. Bir müddet sonra bi goşa (avuç) toplamıştım.

Nuri Engin  OKUMUŞ- Bayburt

Ramazan öncesi , Temmuz sonları havalar sıcak, İstanbul nefes almakta zorlanıyor. Uzaklar , dağlar çağırıyor gene . Gökyüzüne bakarken apartman aralarından, sarımtırak kirli bulutlar ağır ağır ilerliyor, oysa yaylalarda bulutlar hep yıkanmış kadar beyazdır ve acelecidir. Sefer görevlisi gibi bindiği rüzgarın dalında yuvarlana yuvarlana kaynar gibi hızlı hızlı gider aşar tepeleri, acelesi vardır hep kıpır kıpır hayat doludur. Elini uzatıp yakalamak gelir insanın içinden, kelebekleri tutmak kadar heyecanlıdır. Saçlarını yalarken soğuğuyla nem bırakır tenine öpücük misali ıslaklık.

 Yaylalar , o dağlar , o bodur çiçekler , çağırır , seslenir binlerce kilometre uzaktan.  Gürül gürül  karadere ,seslenir  “gel gel” diye. Sen hiç lapaza tarlasının altından hanifta topladın mı avucuna tek tek ezmeden , verdin mi kızına üç beş adet  en kırmızısından. Salmangas çağırır gene, zilfo açmış kucağını belli ki….

                İstanbul  sıcak , nemli.  İstanbul boğuyor beni  . elim telefona  gitti birden. Ben Zekeriya’ sız gitmem. Aradım. Ayarladım gene , mutluyum, içim hasret dolu günler geçsin artık . derken bir Cuma akşamı topladım ekibi , ben eşim Aysun kızım Tuğba ve halaoğlu Zekeriya onun eşi Ümmühan ve kardeşi mücahit 6 kişi idik . aracımızda iyi, cipe dolduk . alırken de sırf bu durumlar için 7 koltuklusunu almıştım işe yaramıştı . tabi yola çıkmadan Karadeniz’in kemençe havalarından oluşan cd’leri hazır etmiştim.

Güneş arkamızdan vururken otoyolda İzmit’ i geçiyorduk.  Ümmühan durur mu gene bana takılıyor, Zekeriya ise her zaman ki gibi sessizce gülüyordu. Kah türkülere eşlik ederken , mücahit fotoğraf makinesinin ayarları ile oynuyordu. Tosya yoluna girdiğimizde yoldaki çalışmalar bizi çok yormuştu . bir dinlenme tesisinde mola verip biraz uyudum. Ardından gece yolda mecit amcanın küçük oğlu ile karşılaştık ve buluştuk . Mehmet abinin doktor çıkan oğlu Hasan’ın düğününe Bayburt a gidiyorlardı. Gece saat 4’ü gösterirken Samsun da Zekeriya’ nın abisi halamın oğlu Hüseyin abinin evine düştük . Yorulmuştuk , hafif bir kahvaltı yaptıktan sonra hemen yattık.

Sabah 9 gibiydi tekrar yola girdiğimizde. Tekkeköy’de küçük halama ayak üstü uğrayıp bir hal hatır sorduk ve yola tekrar girdik. Karadeniz solumuzda canik dağları sağımızda uzayıp giden yollarda su gibi akarak ilerledik, derken yine bir telefon trafiğiyle yolda Ordu ya gelmişken Tahir abi ve tayfası ile karşılaştık, onlarda düğüne gidiyorlardı. Trabzon’a vardık, sonra  da zanike’ye yollandık.

Akşam olmak üzere birkaç yıldız yavaş yavaş parıldamaya başlarken . yoğun yeşile kaplanmış fındıklıklardan kuş sesleri geliyordu. Artık İstanbul’un araba sesi  yoktu. Homur homur çalışan fabrikalar çok gerilerde kalmıştı. Gebze’nin telaşı da  akıllara gelmiyordu daha artık. Halamın huzur dolu sesi geliyordu ..yaz günü üzerinde yemek pişen peşgosunun yanından . hafız amca, yine bir şeyleri tamir etmekteydi. İşini bırakıp bizimle otururken balkon da , uzaktakilerden haber soruyordu. 

Akşam yemeği tam 20 kişi ile yenmişti herkes orda idi uzun zaman sonra  o gece rahat bir uyku uyudum. Sabah kahvaltının ardından aynı ekip arabaya dolup karadere yukarı yaylanın yoluna vurduk. Kulaklarımızda kemençe havası ağzımız gevşemiş yüzümüzde gülücükler . mutluyduk, neşeli idik. Önümüzde V şeklinde sıralanmış keskin yamaçlı sıra dağların arasından dere boğazı  yukarı yavaş yavaş ilerliyorduk. Mücahit  sanruftan dışarı çıkmış aç kurtlar gibi deklanşöre basıyor, doyumsuz manzaranın fotoğraflarını çekiyordu. Arka arkaya şaklayan deklanşörün sesi içeri geliyordu.

Ejderha gölü yolun sağında kalmıştı. Durduk. Koskoca gövdesine dolan su ağır ağır dönerken hafif siyaha kaçan rengi insanın içini ürpertiyordu. Yine sayısız resim çekerken hiç sevmediğim şey bu kadar güzel manzarayı kirleten o karelere düşen elektrik kablolarının görüntüsüydü.  Allahın güzelliklerine bu kirlilik yakışmıyordu. Çatağı geçmiştik ki üzeri kuru çam dalları ile örtülmüş kar kütüğüne denk geldik .  hava bulutlu hafif yağmur atıyordu bazen , Tilkibeli’nde yaylaya giden inekler yolumuzu kesmişti. Onların adımlarına ayak uydurarak ardından takip ediyorduk. Allısı morlusu siyahlısı ineklerin boynuzlarına bağlanmış kan kırmızı gök mavisi rengindeki orlon ipinden yapılmış top püskülleri  yola çıkarken kadınların makyaj yapmasını andırıyordu. Süslenmişlerdi, temizlenmişlerdi belli ki. Karadeniz kadını işte bu kendisine bakmaktan aciz ama ineklerini bebekleri gibi süslerdi yaylaya giderken , en arkada yürürdü sürünün ve mutlaka sırtında bir yükü elinde kendine destek yaptığı değneği vardı. o koyu kırmızıya kaçan keşanından görünmezken yüzünün güzelliği, ruhunun inceliği yansıyordu ineklerine taktığı taç misali püsküllü başlıklarlardan.  İnekleri incitmeden aralarında geçerek pazarcıkta mola verdik.  Ah ! pazarcık değişmişsin kirlenmişsin dere yatakları ıslah edilmiş . insan eli değmiş buralara bozulmuş . o bakir güzellik gitmiş teknoloji gelmiş , içim burkuluyor. Sigara yakıyorum . sevmiyorum HES inizi, hepsinizi ….bırakın buraları değmeyin ellemeyin,  dokunmayın çocukluk hatıralarıma bırakın. Tam 20 yıl önce bende ineklerle buradan yürürken üzerinde yemek yediğim taşın üstüne topraklar dökülmüş ve altında kalmış hatıralarım , göremiyorum. O çiğliği görmemek için pazarcık sırtlarına bakışlarımı çeviriyorum. Oralar hala bakir. Kızımla ormanda yürümenin tadına varıyorum , ilk defa kurumuş çam iğnecikleri üzerinde yürümesini öğreniyor. Kaç kez düşüyordu ki kolundan yakalayıp ayaklandırdım.

Salmankas yol ayrımında duruyoruz , eski toprak yollar asfalt olmuş . yol güzelleşmiş ama dere yatakları dolmuş güzellikler kaybolmuş. Yinede bin bir zahmetle tüm tayfa dere yatağına iniyoruz 20 metrelik kayalık yığınından . Ümmühan’ ı görün allı morlu çiçekleri seviyor ,nazlatıyor koparmadan dalından. Aysun ve Tuğba ise analı kızlı bin bir zahmetle indikleri yamaçın dibinde resim çekiliyorlardı. Zekeriya dizini sakatladığından o yolda kalmıştı. Bense işi abartıp ayaklarımı çıkarıp salmankas’tan aşağıya doğru gelen karaderenin içine daldım . yosunlu kaygan taşlara bastığımda çıplak ayaklarımla aşık kemiklerim donmaya başladı buz gibi idi su . karşuya geçerek bodur yabani fındıkların arasından geçip belime gelen envai otları yararak geçtim . birden lapazaların dibinden başlayan otların arasında kıp kırmızı küçük parmak başı büyüklüğündeki haniftaları (yaban çileği)görünce içimi sevinç kapladı. Eğildim tek tek topladım avucuma ezmeden. Bir müddet sonra bi goşa (avuç) toplamıştım. Tekrar aynı yoldan geçerek arabanın yanındakilere ulaştım. Avucumu açarak önce önce kızıma sonra diğerlerine pay ederek verdim. Mükemmel tadları vardı . tekrar yola koyulduk . az bir süre sonra salmankas hanları altında asfalt yol bitmişti. Yine durduk artık epey yükselmiştik. Bodur fundalıklar bitmiş, yem yeşil çayırlıklar başlamıştı. Herkes çayırlarda koşturuyor, esen rüzgarla serinlemenin tadına varıyordu. Ah !. zeki sen ne romantikmişsin yahu. Çayırlıklardan topladığı bir kucak dolusu envai renkteki çiçek demetini eşine verirken Romeo’nun hafız versiyonu geldi aklıma. Bir saate yakın kaldık orda. Mücahit durmuyor fotoğraf çekmekten de bıkmıyor, habire  çekiyordu. Tekrar arabaya bindiğimizde solumuzdaki tepenin yamacında çalışan iş makinelerinden Bayburt’ a açılan tünelin buradan başladığını anladık. Salmankas zirveye vardığımızda rüzgardan gözlerimizi açamıyorduk. En tepesine sürdüm aracı . üşüyorduk. Ama gelincikler gibi bir o taşa bir bu taşa koşup atlanıp zıplıyorduk .  bağırıp çağırıyorduk, haykırıyorduk manalı manasız , biri görse “deli” derdi kesin belki ama bir yılın stresi başka nasıl atılırdı. 2 bin 300 metre yükseklikte  idik ve Karadeniz in nemli bulutları yüzümüzü yalayarak geçiyordu. Toprağa sımsıkı sarılmış yeşil otların üst üste yatıp .kalkmaları çok hoştu. Bir taşın kovuğunda oturup yer fıstığı yerken sohbete başladık.

 Haciveli mezarlığını geçmiştik ki müthiş bir yağmur başladı. Silecekler yetişmiyor. Tornovi yaylası yıkanıyordu sanki. Maden suyuna vardığımızda pet şişelerdeki suları boşaltıp buz gibi doğal maden suyundan doldurduk. Menge yaylasına vardığımızda güneş gene çıkmıştı. Yağmur buralara uğramamıştı. Hatunyurt boğazında gelincik ailesine denk geldik . boncuk kadar simsiyah gözleri ile yuvalarının ağzından bizi seyrederken bizde durup onları seyre koyulduk. Çukur yaylada bir sürü 5 ile 10 yaş arası çocuk yolumuzu kesti. Durup onlarla şakalaştık. Soğuktan kızarmış yanakları ve rüzgarla dağılmış saçlarına aldıran yoktu aralarında. Yaylada nefes almanın doyumsuz tadının farkındaydılar. Geniş düzlüklerde koşturup oynuyorlardı.

Acıkmasak ta Taşlıova’da kavakların altında oturup domates ekmek yemeye başladık. Oysa köye 3 kilometre yolumuz kalmıştı  ama olsun rüzgarla eğilip bükülen kavaklarının şarkısını dinlerken piknik yapmanın tadı çok güzeldi. Koltukta oturmaktan yorulmuş toprakla kucaklaşmıştık.

Evet burası pamuktaş (ermene ) bizim için kutsal topraklar. Çocukluk hatıralarımızın yatağı. Yaylamız, nefes alabildiğimiz yer toprak damlarında koşturup deresinde yüzdüğümüz , çayırlarından yemlik toplarken ayaklarımızın ıslandığı yer. Kıraç dağlarından ahlat toplardık, kuşburnunun dikeninde kanayan parmağımızda kaldı izleri. Kuzukulağı, koyungözü, horozgagası keçiboynuzu topladık yıllarca. Ayıboncuğu’ndan kolye yapıp verdik sevdiklerimize bir zamanlar. Buranın kıymetini buraya gelenler anlar ….. İstanbul’dan bin 200 kilometre uzaklaşmıştık bu maceralı yolculuğumuzda, tabi ona da değmişti.mutluyduk..keşke her yıl, aynısını tekrarlayabilsek, her zaman.

Kalın sağlıcakla…

Yazı: Nuri Engin OKUMUŞ

Fotoğraflar: Mücahit AYÇİÇEK

Bu haber 1060 defa okunmu?tur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

Gezi gözlem

Karadere'den Bayburt'a

Karadere'den  Bayburt'a Gıran yaylanın güneye bakan yamacında buzdolabı ve ev eşyalarının kalıntıları ortaya çıkmıştı, kuzeye bakan yamaçla...

Birkaç Guguvak öyküsü

Birkaç Guguvak öyküsü Büyükçe bir mangalda üzerine hafif tuz dökecek ve pişirecek, belki de et bile yemeyecektim, o kadar müthiş bir gugu...
Karanlık Lige, Karanlıkta Kupa16.Mayıs.2012

GALERİ

Yorumsuz

Yorumsuz!

önerilen linkler

yöresel

Alexa Certified Traffic Ranking for www.karadenizolay.com

kim kimdir?

memleket gazeteni oku

Dünya'da izlenim

free counters
Free counters

Subscribe in a reader

Copyright©Tüm hakları saklıdır.Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.karadenizolay.com Sadece İnternet Üzerinden Yayın yapmaktadır. 2003- 2012 Haber Merkezi iletişim e-mail: info@karadenizolay.com
RSS Kaynağı | iletişim | künye | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Altyapy: MyDesign Haber Sistemi