Karadenizin adeta atar damarları olan derelerimiz üzerinde birer pıtrak gibi ortaya çıkan ve çıkmaya da devam eden şu HES Projeleri’nde yöre halkının sabrı daha fazla zorlanmadan, o izin verilen yatırımların yeniden gözden geçirilmesi gerekir. “Boşa akan su” gibi bakılan ve “su akar Türkler bakar” gibi saçma ifadelerle süslenen ifadelere sığınıp, bir dere üzerinde 30’dan fazla Elektrik üretimi amaçlı tesisler kurmak ve bunlarda da ısrarcı olmak, bu ülkeye yarardan çok zarar sağlar.
Trabzon'un Çaykara ilçesinde, Hidroelektrik Santral (HES) yapımıyla ilgili yaşanan arbede sonrası gözaltına alınan 6 kişiden 3'ü çıkarıldıkları mahkemece tutuklanarak cezaevine konuldu. Karaçam beldesindeki Solaklı Deresi üzerinde Hidroelektrik Santral (HES) yapımını üstlenen firmanın Mahkeme kararını hiçe sayarak, çalışmaları başlatması nedeniyle arbedeye dönüşmüş bir olayı küçümsemek kimsenin hayrına değildir. Sadece solaklı da değil, aynı sıkıntılar şimdi tüm vadilere yayılırsa bunun altından kimse kalkamaz. Onun için o yatırım için abartılmış vadilerdeki bu HES projeleri acilen gözden geçirilsin ve gerekirse ki (Kesinlikle gerekir) derelerin “talan” edilmesi gibi görünen projeler iptal edilsin.
Şüphesiz ki enerjiye ihtiyacımız var ama bir başka yazımda da anlatmaya çalıştığım gibi salt akarsulardan enerji elde edilecek diye, yöre insanının yaşam alanları olan, yöre insanının kanı gibi baktığı o akar suları “Ali babanın çiftliği” gibi sanan ve parası var diye derelere çullanan ve bir leş bulmuş ve buna saldıran kargalar gibi davranan firmaların aymazlığına daha fazla fırsat verilmemelidir. Araklı’nın hem de Turizm Merkezi Pazarcık’taki Karadereyi kalkıp Çatak deresine bağlarken Tilkibeli’ndeki pamukgölü şelalesini ortadan kaldırmak, o vadideki insanlara o insanların geçmişteki atalarına, onların anılarına ve yeni nesile de saygısızlıktır. O yatırımlara izin veren ilgili kurumlar, belli ki tıpkı projeleri onaylayanlar gibi izin verdikleri porjelerin denetimlerini de sağlıklı yapamayacaklarını bugüne kadar yaşanan uygulamalardan göstermiştir.
Dereleri “başı boş”, “boşa akan su” gibi algılayan beyinlerle, bölge de yaşayan insanların o derelere bakış açısı belli ki aynı mantaliteye dayanmıyor. Bu bakış ve algı ayrımı, salt yatırımcı lehine sürdürülürse, bundan böyle Karaçam benzeri ve belki daha da ilerisi tepkilerin önünde ne HES’ler kalır, ne de “Enerji ihtiyacı”na olan saygı. Onun için bölge halkının sabrı daha fazla zorlanmasın ve HES’ler dikkatlice gözden geçirilsin. Bu bölgeye yatırım yapanlar, empati yapsın, bölgede yaşayan birer insan gibi olaya baksın daha fazla geç kalınmadan..Hem bu HES’ciler, madem bu kadar Devlete ve millete yararlı bir hizmette bulunmak(!) adına, bölgemizdeki derelere böylesine üşüştüler, neden aynı heyecan ve bodoslamacasına denizlerde rüzgar enerjisine yönelmiyorlar diye de insanın aklına takılmıyor değil hani. HES’lerde iş saygısızca abartıldı hemde haddinden fazla, buna gerek yoktu. Dereler aslında yaşanan sel olayları ile isyan ediyor, anlayın artık, yeter. Söylenecek çok daha fazla şeyler var tabi ama bu kadarla yetinelim şimdilik..
Ben çakalsam onlar tilki
İstanbul’dan Trabzon’daki kruvaziyer turist gemisine kumanya temin eden bir şirketin elemanı Samsun’daki karayolu kantarından kaçışını anlatıyor. Gece yarısı Tekkeköy’ü geçtikten sonra karayolundaki kantardan kaçmak için 5-6 kilometrelik bir köy yolunu kullandıklarını ama bu yolda da bir tuzağa düştüklerini anlatırken, “biz Trabzonlu olduğumuz için kurtardık” diyor ve gülüyor.
Adam 43 yaşında ama sanki birilerini bulup da “yaşadıklarımı anlatsam” havasında..ürkmüş, korkmuş ve baya bir tesiri altında kalmış olmalı ki, “dönerken polise gidip anlatsam mı?” diye de bana soruyor. Nedir meramı bir dinlemek istedim, o anlattıkça hem birlikte güldük hem de konuştuk tabi. Ahmet Kızıltaş, aslen Köprübaşı’ndan ama İstanbul’da yaşıyor. Şivesini pek değiştirmemiş, konuşmasından Trabzonlu olduğunu belli eden birisi. Yanında da Rizeli ama İstanbul’da oturan bir arkadaşı var. İstanbul’dan Trabzon’a kruvaziyer turist gemisine kumanya getirmek için çıkıyorlar yola. Gemiye aslında kumanyalarını Sinop’ta vermek istiyorlar ama Sinop limanında dalgalar varmış diye gemi, kumanyanın Trabzon limanında teslim edilmesini istemiş, o yüzden de onlar Trabzon’a geliyorlar.
Kapalı kasa kamyonları var ve 2 ton 300 kilo istiap hakkı olan araçlarında da 200 kilo fazla kumanyaları varmış. Karayolları Taşıma Yönetmeliği istiap haddi konusunda ilgili mevzuat hükümleri öylesine sıkı uygulanıyormuş ki, o fazlalık 200 kilo yükten ceza yememek için Samsun Tekkeköy’ü geçince karayolunda bulunan kantar’dan kaçmak için bir köy yoluna sapmışlar. Bir müddet gittikten sonra karşılarına 4 genç çıkmış, bunları durdurmuşlar. Gençlerden ikisi, ilerde birilerinin yol kesip, bu aşırı tonajdan kaçan tır ve kamyonlardan para aldığını, kendilerini almaları halinde bu parayı verdirmeden oradan geçebileceklerini söylemiş ve araca binmişler. Nitekim gençlerin dediği gibi bir kilometre gitmeden önleri içinde 3 gencin bulunduğu beyaz bir Renault sembol marka otomobille kesilmiş, bu araca aldıkları iki gençte o gençleri tanıyormuş ve araca alınan gençlerin sayesinde para vermeden o tuzaktan kurtulmuşlar.
Bana bunları anlatırken bir yandan da “acaba, havaalanı tarafından gitseydik yine yolumuz kesilir miydi?” diye soruyor. Demek ki orada kantardan kaçılabilen iki güzergah vardı, biri yolun sağından geçilebilen köy yolu, bir diğeri de havaalanı yolundan sapılan bir başka yol. “ama bizi Trabzonlu oluşumuz kurtardı, bizden önce bir kamyondan 300 bin lira almışlar, bizi de soyacaklardı demek ucuz kurtulduk” diye de seviniyor. Sonra bu kantar muhabbetini sürdürüyor tabi Kızıltaş. Bir keresinde Mersin’e giderken kantardan kaçtığı için plakasına bin 70 lira cezanın ruhsat adresine geldiğini anlatıyor, yine aynı yolda bir Tır’ın üst kısmına köpük yükleyip, altına demir sardığını ve kantardan 40 ton olması gerekirken 80 ton yükle yakalandığını ve 6 bin 500 lira para cezası yediğini, Fakat Niğde- Aksaray’da seyyar kantar bulunduğunu, seyyar kantardan da kurtuluş olmadığını söylüyor. Ardında da “meğer ben çakalsam onlar tilki” diyor ve karayollarındaki kantarlardan yakınıyor.Sadece Trabzon değil, Mersin’e de hatta Hopa’ya bile kumanya için gittiklerini anlatırken, yol boylarında mesela 42 plakalı kamyon ve Tır’cıların o kamyon veya tır parklarında mazot boşalttıklarının (çaldıklarını)anlatıldığını ileri sürüyor. Başka şeylerde anlatıyor ama tabi o kısımları atlıyorum, onlarda onunla bizim aramızda kalsın değil mi? Kalın sağlıcakla.
