, Test

Tuzlu suların bitti mi?

M. Kemal AYÇİÇEK – 8 Kasım 2026

Yaşadıklarını zaman zaman hatırlayıp, “uu ben ne çok yaşadım” der, ardında da unutamadığı anılarını anlatırdı.

Biz onunla ağabeyimin onunla anlaştığı gibi anlaşmazdık. O, ağabeyime bir şey söyleyeceği zaman ağabeyimin anlayış tarzına göre konuşurdu ama benimle iletişimi daha farklıydı.
Son haftasıydı. 

Akşam yemeğine otururken hemen sağ tarafım da biraz da gülümseyerek, “tuzlu suların bitti mi?” diye sordu.

Anladım ne demek istediğini, ardından da “bana iyi geliyordu, geğirtiyordu beni, rahatlıyordum” diye de ekledi.

Hemen kardeşim müco’ya baktım, “gidiyoruz” dedim. O da anladı, “tamam abi” dedi.

Annemle çocukluk yıllarım da ayrı kalmıştım. 

Ben babamla gurbetler de, ağabeyim de annemle dedemin yanın da kalırdı. Ağabeyim babamdan uzakta ben ise annem den uzakta yaşadık.

 Sonrası da hep gurbet.

Son yıllarımız da Allah nasip etti de hem babamla hem de annemle doyasıya birlikte olduk. 

Allah’a binlerce kez hamd olsun, iyi ki son demlerine kadar baba ve anne duası almak için elimden gelen her şeyi yapmak nasip oldu.

Annemle iletişimimiz bir pilot ve co pilot mertebesi gibiydi. 

Onun araba sürme gibi bir bilgisi yoktu ama mükemmel bir co pilot (yardımcı sürücü) özellikleri vardı.

İlk aracımı aldığım da annesine, yani anne anneme bir sözüm vardı.

Anne annemle bir sohbetimiz de yeni bir araba alacağımdan bana dua etmesini istemiştim, o da bana “araba alacaksın da beni Erbaa’ya götürecek misin?” diye sormuştu.

 Ben de “ne demek, tabi ki götüreceğim” diye söz vermiştim.

Bizimkiler,1916 da  Rus işgali sırasın da muhacir olarak Tokat’ın Erbaa ilçesine kadar gitmişlerdi Anne annem Erbaa’nın kızı idi. 

O nedenle de hep Erbaa’ya gitmek istermiş ama imkansızlıklar yüzünden de istediği gibi gidip özlem giderememişti.

Aracı alınca büyük teyzem’in kocası Yusuf amca da Erbaa’lı olduğundan onu da alıp anneannem, Yusuf amca ve annemi de alıp Erbaa’ya gittik.

Ordu’nun Ünye ilçesi’n de Akkuş üzerinden gidiyoruz. Gece yarısı Akkuş’tan sonra bir yer de mola vermiştim.

 O yıllar da (1996) o yöre de de terör tehdidi vardı. Mola sırasın da ben araçtan inince anne annem, birilerini görmüş ve anneme “uşağı öldürecekler ”diye korkusunu anlatmış, bunu annem Ankara’ya giderken anlattı bana.

Niksar’a vardığımız da gün açmak üzereyken Kelkit çayı kenarın da sabah namazı molası verdik. Ve Erbaa’ya gidip, anne annemin tanıdıklarını ziyaret edip eski adı  Fidi yeni adı ile Akça köyüne çıktık.

Tütün üretilen bir köydü. Sonrasın da Anneannemi orada bırakıp biz annemle Ankara’ya gidip, iki gün sonra geri dönecek ve geri dönerken de anne annemi de alıp Trabzon’a dönecektik.

Öyle de yaptık, orada gece kalmadık annemi de aldım gece yarısı Ankara’ya doğru yola çıktık. Bir süre yol aldıktan sonra annem dağlara bakıp, “biz nereye gidiyoruz” diye sordu, güldüm ve anneme “Ankara’ya” dedim.

Tekrar dağlara baktı, “yok oğlum bu yol Ankara yolu değil biz Samsun’a gidiyoruz” dedi. Şaşırdım tabi “nerden biliyorsun anne “dedim, şöför sen misin?

Meğer annem çocukken daha on yaşlarındayken vapurla anne annemle birlikte Erbaa’ya Samsun üzerinden gitmişler, çocukluğun da geçtiği o yolu tanıdı ve dağ siluetlerini hafızasına öylesine kazmış ki, gecenin o saatin de bizim yanlış yolda olduğumuzu söylüyor.

Dedim ya co pilot diye, “tamam şimdi soracağım birine” dedim ve bir tesisin yanın da durduk, orada sordum nereye gittiğimizi, aldığım cevap “Samsun” du.

Döndüm geriye meğer  Taşova’dan sonra Dutluk’tan Ankara yoluna gideceğine ben Boraboy’u da geçmişim.

Annem’e itiraz ettiğim için özür diledim, güldü başladı bana o vapurla Samsun’a ardın dan da Erbaa’ya gittikleri yolculuklarını ve çektikleri çileleri anlattı Sungurlu’ya kadar. Sungurlu’da iki saat kadar uyuduk.

Ankara’dan dönerken de anne annemi Erbaa’dan alıp memlekete geldik ve bundan üç ay sonra da anne annem vefat etti. Anne anneme verdiğim sözü Annemle birlikte yerine getirmiş olmak,bana büyük bir keyif vermişti.

Babamla aynı durumu yaşayamazdık. Annem hafızası ile babam da dahil herkese taş çıkartacak kadar ileri düzeydeydi.

Yine babam ve annemle bir yayla gezisine gidiyorduk, Araklı Çatak’tan Karameşe’den yukarı çıkarken yol kenarın da kırmızı meyveleri olan bir çalı gördük, dedim ki nedir bu kırmızı meyveli dallar, babam bir şey söyledi ama annem karşı çıktı. Tartıştılar ama annemin dediği “germeşe”imiş.

O meyve yenmezmiş, adı da Germeşe imiş. Tabi o zamanlar böyle akıllı telefonlar olmadığından o anda ne olduğunu bilmiyoruz ama sonra araştırdım ve annemin doğru söylediğini babama da söyledim.

Sabahleyin annemin pek neşesi yok ama ben “hadi gidiyoruz” dediğim de yatalak hasta da olsa bana itiraz etmez hemen hazırlanırdı. Müco’dan  giysilerini istedi, hazırlandı ve çıktık yola.

Tornovi yaylasın da bu tuzlu su dediğimiz maden suyu. Bolca almıştık su şişelerini, onları ben doldururken Müco’da dronla çekim yapıyordu. 

Biz yoldan et almıştık ki orada piknik yapacaktık, maden suyunun yanın da mangal yapıp, yemek yiyecektik.

Anneme içmesi için bir şişe su götürdüm, o araba da oturuyordu. Annemin dudakları mormor olmuştu, korktum. Müco’yu çağırdım, “annemin durumu iyi değil, hemen gidiyoruz”dedim. Suları yükleyip, döndük. 

Çatak’a vardığımız da annem de bir rahatlama vardı, ona “anne, müco diyor ki burada mangal yakalım, ne dersin” diye sordum, “yürü yürü akşam oldu, eve gidelim “dedi.

Ben zaten onu söyleyeceğini biliyordum, onunla tarzım biraz öyleydi. Ne hissettiğini kullandığı kelimeler den de tarzından da anlayabilirdim. Ne de olsa o benim co pilotumdu!

Eve varınca yaktım mangalı o etleri ızgara yaptım balkon da bir güzel yedik, meğer o etler son yemekleri imiş.

 Aradan üç gün geçince annem geçen yıl, yani 2025’in  6 Kasım’ın da vefat etti. Biz bir gün beklettik ve 8 Kasım’da annemi bu alemden babasının, annesinin , kocasının yanına defnettik.

 Annesinden 29 yıl sonra, babamdan sekiz yıl sonra ve  “Osman, osman” dediği ağabeyimden iki yıl sonra onlara kavuştu.

Annem, annesinin ona söylediğine göre Atatürk’ün vefat ettiği yıl dünyaya gelmişti. Yani bu alem de 87 yıl yaşamıştı, hamd olsun. Mekanları cennet olsun.

 Co pilotum artık yoktu tam bir yıl oldu, onsuz yollar da, çok sevdiği fasulye tohumları da yetim kaldı.

Fasulyelerin renklerini düşünün, benzerliklerini düşünün ve hangisinin kırk günlük hangisinin tezlik veya geçlik oluşuna anında karar verip ayırabilen bilge kadın gidince tohumlar da ne yapacaklarını şaşırdı.

Bir süre önce Of’ta pazarda çok güzel karalahana fideleri gördüm,uzun süre fidelere baktım, fideleri satan kadın “alacak mısın?” diye birkaç kez tekrarladı ama ben dalmıştım, sonra farkettim bana söylediğini “annem yaşasaydı alacaktım” dedim ve ayrıldım.

Evet pazarların da bir önemi kalmamıştı artık, çünkü ben ne zaman Pazar yerlerine gitsem anneme ne alırsam mutlu olur diye hep onun zevkine göre yeşillik soğan, marul veya onu mutlu edecek alış verişler yapardım.

Tarladan bir şey toplasam da ne olursa olsun önce onun önüne getirir, gösterir, sonra fikrini alır, onun söylediği gibi de değerlendirirdik. Ne severse onu yapar, onu birlikte yerdik. Ne hayattı be ama artık yok!

Dedesizlik, nenesizlik, babasızlık, ağabeysizlikten sonra annesizlik hiç çekilecek gibi değil, hayat sanki tam anlamıyla basitleşti, sıradanlaştı ve değersizleşti.

Şimdi dedesi,nenesi,babası, ağabeyi ve annesi olanlar, onları kaybetmeden hayatlarındaki rollerinin pek farkında olamıyor, anlamıyor ama onları kaybedince ne yapsa artık boş ve anlamsız kalıyor. Kıymetlerini bilin, kalın sağlıcakla.

YORUM EKLE

Test