M. Kemal AYÇİÇEK – 9 Nisan 2012
Hani şimdilerde papucu dama atılmış ya mektupların, geçmişte nelere kadirdi o mektuplar. Adamın birisi ölmüş, özel çantasından çıkmış bir yığın mektup, fotoğraf. Ailesinden son kuşak çocukların eline geçmiş bu mektuplar ve fotoğraflar, bakmışlar bakmışlar sonra da , “ne geri zekalı dedem varmış” diye bir birlerine söylenmişler, daha yasını tuttukları adamın ardından sırf mektupları saklamış diye söylemişler o yukarıdaki sözü. Şimdi yazıyı buraya kadar da olsa okuyanlar, o yeni nesil çocuklara epeyce bir şeyler saymışlardır içlerinden gerçi ama ben onlara o kalbinizden de ne geçiyorsa, o geçen geçsin diye yazmadım bu yazıyı, bunu bilinde, frenleyin kendinizi lütfen..
Mektupların geçmişte ne kadar özel, ne kadar güzel, ne kadar işe yarar bir iletişim aracı olduğunu bugün ki kuşağa anlatmakta güçlük çekebilirsiniz ve zaten onlarda bunu anlamakta zorlanabilirler çünkü onlar böyle bir iletişimi, günümüzle kıyaslayarak olaya bakarlar, devir değişti. Artık ne mektup kaldı, ne teleks. Biz de mesela geçmişte o güvercinlerle haberleşme olaylarını aynı duygularla dinlemedik mi? Hem bunları dinlerken “efsane” mi?, “hikaye mi?” diye bizim de aklımızdan geçmedi mi? O çocuklar, dedelerinin gençliğinde fotoğraf çekilmenin öyle her babayiğidin harcı olmadığını nerden bilsinler ki? Hem mektuplar için harcanan zamanın o günlerin koşullarında çok zaman kaybı olduğunu nerden bilebilsinler ki? Yanı o zamanlar, Dünya’da bu kadar hızlı bir değişim yok ve zaten monoton bir Dünya vardı, bunu nereden bilsinler ki? Soğuk savaş dönemlerinin tüm Dünya’da bir iletişimsizlikler devri olduğunu nerden bilsinler ki?
Bu iletişimsizlik olayını bizim Sariye ablamız var, o açtı aslında. İstanbul’da Taşlıtarla’da(Gazi Osman paşa) oturan ağabeyinin eşi Bulgar göçmeniydi ve onun yakınlarının Türkiye’ye ne zorluklarla gelebildiklerini ve o gelenlerin “mori, siz çok güzel yaşamak var” diye anlattıklarını dinlediklerinde Türkiye’nin ne kadar da “cennet bir ülke” olduğunu fark ettiklerini söylüyordu. Bunları söyleyen Sarıye abla, “Eğer Kürtler, biz bir devlet istiyoruz diyip bunu elde ederlerse o zaman Türkiye, onlara öyle sıkı bir uygulama yapsın ki, Türkiye’ye gelemesinler, o eski dönemlerdeki Bulgaristan’dan Türkiye’ye nasıl gelinemiyorduysa ondan daha sıkı olsun”diyor ve ardından onları anlatıyor. Bizim evlerde sohbetler, sadece erkek erkeğe olmaz, kadınlarda erkeklerle sohbettedirler aynı ortamlarda, zaten büyük bir aile, hısım, akraba birbirimize yabancı sayılmayız.
Kürtlerin zoru nedir?
Önce Saddam halledildi, ardından “Arap baharı” denilerek başlatılan Tunus, Libya, Mısır’daki yönetim değişiklikleri, ardından şimdi Suriye’den beklenen rejim değişikliğinin nihai bir Kürt Devleti’ne gidişin adımları olduğu kanaati oluşmuş sohbet ortamımızda. En ufak oğlunun kendisine, “dede” dediğini anlatan amcaoğlu diyor işte, “Kürtlerin ne zoru var”ı. Nevruz’u kutlama bahanesiyle ortalığı birbirine kattıklarını ifade ederken, bir diğer amcaoğlu, “Tüm Türk cumhuriyetlerinde Nevruz zaten bayramdır, adam gibi bayram kutlanacak olsa kimseye yasak da yok” diyor. Onlara bir de Kürtlerin yerine kendilerini koyarak düşünmelerini ve olaya öyle bakmalarını öneriyorum, o oğlunun “dede” dediği amcaoğlu, “ben kürt olsam ayrı bir devlet istemem ki, öyle bir devlet Kürtlerin aleyhine olur” diyince, bakıyorum hem kendini kürt yerine koymamış, hem de hala bir Türk kürdüymüş gibi konuştuğunu söylüyorum. Oysa Empati, tam karşıda olarak düşünmedir ama bizimki, hala Türkkürtlüğüne oynuyor. Bunu ona söyleyince de, “la sen manyakmısın, benden olacak Kürt bu kadar olur, olmadığım bir şeyi nasıl olacağım,başlarım senin empatina, mempatina, ben bu kadar olabiliyorum demek ki”diye sitem ediyor.
Abdullah Öcalan’ın bir süre önce açık ettiği ve “Konfederalizm” diye nitelendirdiği, Irak, Suriye, İran ve Türkiye’deki Kürtlerin kendi aralarında serbest dolaşıma sahip, belli konularda da bulundukları ülkelerin sistemlerine entegre yönetim şeklinin şimdilerde sanki bölgede yapılmakta olan şey olduğu gibi gözüküyor. Suriye’de Esed’in gönderilmesi, sonra sıranın İran’a geleceği gibi senaryolar zaten konuşulup duruyor. Diğer amcaoğlu, ağza alınmayacak sözlerle çok kısa ve net geçiyor, “ben bunları yazamam, yazılabilir bir sözün varsa söyle diyorum” oralıklı olmuyor, hem de kızgın, bir yandan İstanbul’da, izmir’de, Ankara’da veya başka yerlerde bir sürü Türk ve Kürt evlilikleri olduğunu, tek millet olmuş insanların kalkıp farklı bir devlet kurmasının mantıklı olmayacağını, bunu kabul edebilecek de bir aklıselim Kürt olmadığında ısrar ediyor.
Bizde sohbetler, çok ciddi bile geçse mutlaka gırgır ve şamata arası verilir. Siz ister Devlet kuruyor olun tam o nokta da bir bakarsınız ki, Dünya’nın bir ucunda tatildesinizdir, o derece değişir konular hemen. O ağza alınmayacak söz söyleyen amca oğlu bir de kalp hastası ya, kimse onun söylediklerinin üzerine gitmiyor, öyle olunca da o , “benim dediğim kabul edildi” moduna giriyor böylece de susuyor. Tam o sırada Sarıye abla söze giriyor, “Bizim Taci, babasına mektup yazıp ta para isteyeceği yerde para yerine nokta koyar sonra da “yolla, gelsun, Onun para isteme yöntemi noktalardı. Yani para yerine sadece noktalar koyar ardından da “yolla” derdi.
Şimdi Kürtlerde “Devlet isteruk” diyemeyda mı bu eylemleri yapıyorlar Ander goyim akıllarına” diye soruyor. Bu “Ander” kelimesini kullanınca da başlıyor gülmeye, hemen ardından da aslında adı Muhammed olan ama lakabı “kara vaiz” olarak bilinen akraba büyüğümüzün oğlu Selahattin’in babasına yazdığı mektuptan söz ediyor. Asker olan ve aynı zaman da da sigara içen Selahattin abi, askerdeyken babasından para istiyor ama babası, sırf oğlu sigaraya para vermesin diye de ona para göndermiyormuş. Hem sigaraya verilen paranın “haram” olmasından günaha girmek istemiyor Kara vaiz amca. Ama bunu oğlu da biliyor ve babasına mektup yazıyor, tam para isteyeceği bölüme gelince de “o anderi de ağzımdan atmışum ha baba” diyor ki, paranın gönderilmesini garantilesin.Baba bu “anderi da ağzımdan atmişum” lafına öyle seviniyor ki, mektubu alıp, tüm arkadaşlarına bir bir gezdirip gösteriyor ve bundan büyük bir mutluluk duyarak, asker oğlunu harçlıksız bırakmıyor. “Ander”, “kötü”, “pis”, “iğrenç”, ”istenmeyen”, “adı anılmak istenmeyen şey” ya da yakıştırılamayan anlamında bölgede kullanılan bir kelimedir. “Ander cahillik” gibi. Kalın sağlıcakla.
