, Test

Rafet bana küsmüş

M. Kemal AYÇİÇEK – 28 Aralık 2009  
Kış mevsimin de güneşli bir gün, pastırma yazından kalan günlerden biri. Sabah erken kalkıp gazeteleri gözden geçirdikten sonra akşama anne-baba duası alma zamanıdır. Silahı rahim edip, mesafe azda olsa haftada bir de olsa aile büyüklerimle hem bir akşam yemeğini birlikte yemek keyfini yaşayalım istedim. Tam evden çıkıyordum ki telefonum çaldı. Arayan İstanbul’daki ağabeyimdi. Acı haberi o verdi.“Gülişan ablamız vefat etti”
Mezgit de hamsi de güzeldi. Her ikisinden de almış, temizletmiştim. Köye çıktığımda annem ve babam, muharrem ayı orucunu tutuyorlarmış. Babam iftar yemeğinde, “hep kadınlar mı cennete gidecek, biraz da ben gideyim dedim ben de oruç tuttum” dedi. Ramazan değildi ama biz de onlarla iftar sofrasını paylaştık. Babamın boş günü yok sanırım, biraz önce komşu köydeki bir cenazeden dönünce almış oda haberi. Gülişan abla, onun değişmez cemaatındandı. Annemin de babasının dayısının kızıydı. Ayrıca en iyi arkadaşlarındandı. Zaten annemin ağlamaktan gözleri kızarmıştı. Önce teselliye onunla başladık.
“Annemden 17 gün sonra vefat etti” dedi annem. Annesinin 14.ölüm yıldönümünü kastediyordu. Yakın mesafede olsa bizde anneme göre gurbet sayılıyorduk, hafta da bir de olsa ziyaretlerine gidişimizi, sanki İstanbul’a gidiyormuşuz gibi kapıya çıkıp uğurluyor, öyle yolcu ediyordu. Alışmıştı annem gurbetçilerine..kaç kez hep aynı ritüeli tekrarlar durur, zaman zaman da “uy ben ne çok yaşadım” der, ölümü kanıksardı. Ama, annem için ağlamak için sebep mi yok, dün nenem öldüğünde, dedem öldüğünde veya komşu köyden her hangi biri öldüğünde değil sadece Filistin’de de , Afganistan’da da veya nerede olursa olsun herhangi bir “ölüm”lü olayda, tanısın tanımasın ağlardı. Ben onun “Dünya insanı” oluşuna bağlıyorum bunu.
Gülişan abla, yazın buradaydı ama İstanbul’daki büyük oğlunun yanına bu yıl gitmek istememişti aslında ama o büyük oğlunun Mehmet’i, babaannesini ne yapıp edip, kandırmış ve İstanbul’a götürmüştü. Ve o orada vefat etmiş ama İstanbul, onları genç kız olduğu dönemlerden tanıyordu. O İstanbul hanıfendisiyken yıllar önce kocasının “babaocağı”na dönüşü ile onunla köyüne geri gelmişti. İstanbul’un İstanbul olduğu dönemlerinde o zaten İstanbulluydu ama o köyü çok seviyordu. Şimdi cenazesi yola çıkmıştı ama  biz köydeki cenaze evindeki mateme katılıyoruz. Amca çocuklarıyız, cenaze hepimizin cenazesi. 
Taci abimi telefonla arayıp başsağlığı dilemiştim, Öner ve Hayati, taziyelerin kabulundelerdi. Trabzon’dan Araklı’ya giderken yolda anlaştığımız  amca oğlu Enver’le cenaze evine girdik, hoşbeşten sonra oturma odasındayız. Rafet, 11 yaşında. Başı öne eğik halde ve gözleri ağlamaktan şişkin bitkin bir halde. Başsağlığını diledim ama suratı hala asık. Alışık değilim ki Rafet’in o hallerine. Rafet, bir cevher. O çocuk falan değil, büyükken küçülmüş bir insan! Akıllı ve mantıklı, hazır cevap ve elbette felesefi yoğunluğu derin bir yeni tip. Öyle lafları var ki, babasıyla kavgalarına tanık olsanız, “yok ya” demeden alamazsınız kendinizi. Zaten hemen orada, babası ona minder fırlattı anında lafı patlattı. “babaannem gitti beni de onunla göndermeye niyetin mi var” diye çıkıştı.
Rafet, ödevini yapmadığı için öğretmeninin babasından dilekçe istediği çocuktu. Neden ödevini yapmadığını soran öğretmenine “babam bize odun taşıttı, ondan ödev yapamadım” diyip, sonra öğretmenin babasından bu mazeretini bildiren dilekçe isteğine, babasına dilekçe yazdırıp, bir başka zamanda yine ödev yapmayınca babasından “baba, öğretmen senin yazdığın dilekçeyi çok sevdi, aynısından bir daha istiyor” diyerek, babasını dilekçeye bağlayan çocuktu. Bu olayını bir başka yazımda konu edinmiştim diye “sen beni el aleme rezil ettin” diyerek Rafet bana küsmüştü. Onunla barışana kadar akla karayı seçmiştim. Az dil dökmemiştim. Ama Rafet’le muhabbet etmek istiyor canım. Öyle başı eğik olunca, neyin var gibi önce göz göze konuştuk. Sonra yanıma çağırdım, “hasta mısın” diye sordum. O kocaman yeşil gözlerini iyice açtı, bana döndü, “baba annem ölmüş, ağlamayayım mı?” dedi. 
Rafet haklıydı, biz onu çocuk sanıp, neşeli hallerini göremeyince üzerine varınca, ölümün gerçekliğini o bize yeniden hatırlatıyor, beynimize kazıyor! Çocuk değildim ama Hürriyet’te çalıştığım dönemlerdi, dedemin vefat ettiğini öğrenince şefime bu durumu haber vermiş ve izin istemiştim. Bana izin vermemek için , “ölmüşse deden ölmüş, ne yani o senin cenazen mi oluyor? Sana ne, baban mı ölmüş?” diye çıkışmıştı. Birden onu hatırladım. Şehirlerde insanlar, dedeyi, nineyi aileden saymayı silmiş defterden belki ama köylerde dede, aile reisidir. Biz aynı evde büyümüşüz tam 23 kişi. Şimdi Rafet’in babaannesi de o evin reisiydi oysa. Tabi ben Rafet’i konuşturmak için ona sataşıyordum. O bunu biliyordu. Biraz sohbet ilerleyince Rafet,  anne annesinin (Biz de nene’dir)  Rahatsız olduğu bir gün, kendilerine “nefesim ağrıyor, susun biraz” dediğini anlatıyor.
Ölüm, kimilerini ağlatsa da kimilerini sevindiriyor. Gurbette olan ve özlenen yakınlar, cenazeler sayesinde buluşmak için birer fırsat oluyor ve bu fırsatlarda özlem gidermenin de gerekçesi haline geliyor. Ne garip değil mi? Evet, ölen canımız ama o ölen yüzünden ta Almanya’dan bile yollara düşüp gelinen özlenen insanlar ve hasret gidermeler, bu hasreti çekenleri mutlu edebiliyor. Bizdeki kültürde, dikkat edin, amcamızın eşidir belki ama bize “yenge” dedirtmemiş ve  “abla” lık yapmış, üzerimizde emeği olan insanlar olduklarını hissettirmişlerdi. 
İbrahim ve Mahmut amcam geldiler İstanbul’dan uçakla, cenaze hala yolda. Amcamların yanında annem bana sokuluyor, usulca “Gelmiyor mu Osman?” diyor. “yok, gelemiyor anne, onun okulu var, izin alamamış” diyorum annem ısrarlı, “ama oğlum bu fırsat” derken, “anne, Ömer geliyor ya işte Ankara’dan” diyorum ama annem hala ağabeyimin de gelmesinin hevesinde. O Gülişan ablanın emeğinin Ömer’den çok ağabeyimin üzerinde olduğunun bilincinde olarak, gönlünden geçiriyor tüm bunları. Teselli ediyorum ama nafile.. o Gönül, aradığını bulmak istiyor ya elimden bir şey gelmiyor..
Gülişan abla yol arkadaşımdı. Samsun’un Terme ilçesine bağlı Hüseyin mescit köyündeki kardeşinin evine gittiğimiz ablamdı. İyi abla, güzel abla, en tatlı ablamı kaybettim. Şimdi gözlerimdeki yaşları silip, yazıma devam etmek istiyorum ama gözyaşlarım bunu engellemeye çalışıyor. O, koskocaman Hacıfendilerin Mehmet’in eşi Gülişan ablaydı. şimdi eşinin başucunda kazılan mezarında olsa da bize ablalığını hep sürdürecek. Öyle değil mi abi? he mi kız abla. Ben gidemiyorum cenazeye ama “akşama giderim ben Gülişan ablamın evine” diyorum sadece. Mekanın cennet olsun Gilişan abla. Kalın sağlıcakla.
YORUM EKLE

Test